1 - KELİME-İ
ŞEHÂDET GETİRMEK
İslâm'a girişin temel şartı olan cümle. Bu Arapça cümle, "Eşhedü
en la ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abduhü ve
rasûluh"tur. Şehadet cümlesi tevhidi ve Hz. Muhammed (s.a.s)'in
peygamberliğini ifade eden iki bölümden oluşur. Birinci bolümde
Allah'tan başka ilah olmadığına, ikinci bölümde de Hz. Muhammed
(s.a.s)'in Allah'ın kulu ve rasulü olduğuna tanıklık edilir. Bu
tanıklık kesinlik kazanan bir bilgi ve inancın dille açıklanması
anlamındadır.
İslâm, Allah'ın birlenmesi (tevhid) ile Rasul'ün Allah'tan
getirdiklerinden oluşur. Diğer tüm inanç esasları, insan ve toplum
hayatını düzenleyecek emir ve yasaklar, Allah'a ve Peygamber'inin
O'ndan getirdiklerine inanmanın içindedir. Bu nedenle Kelime-i
Şehadet İslâm'ın en özlü bir ifadesidir ve bu cümlenin söylenmesi
tüm İslâm'ın topluca (mücmel olarak) kabulü anlamına gelir.
Kişinin Allah'tan başka ilah bulunmadığını söylemesi, Kur'an'ın
tanımladığı tüm isim ve sıfatları ile Allah'ın varlığına iman
ettiği; Hz. Muhammed (s.a.s)'in Allah'ın kulu ve elçisi olduğunu
söylemesi de onun Allah'tan getirdiği tüm emir ve yasaklara, tüm
haberlere inandığı, bunlara itaatla yükümlü olduğunu kabul ettiği
anlamına gelir. Aynı cümle içinde Hz. Muhammed (s.a.s)'in Allah'ın
"kulu" olarak tanımlanması da Rasul'ün sözgelimi Hristiyanların
yaptıkları gibi yüceltilmemesi, tanrılaştırılmaması gereğini ve
bununla ilgili yükümlülüğü belirtir.
Kelime-i Şehadet-i söyleyen kişi müslüman ve İslam toplumunun bir
üyesi olur. Artık İslâm hukukunun müslümanlara tanıdığı tüm
haklara sahiptir. Eğer müslümanlarla savaş halindeki bir toplumun
üyesi (harbi) ise dokunulmazlık kazanır. Öldürülemez, esir
edilemez, mal varlığına el konulamaz. Hiç kimse Kelime-i şehadet'i
söylemeye zorlanamaz; zorlanan kişinin şehadeti geçerli sayılmaz.
Buna karşılık kendiliğinden şehadet getiren kişiden girdiğini ilan
ettiği İslâm'ın tüm kural ve gereklerini öğrenmesi, yerine
getirmesi beklenir.
2 - NAMAZ KILMAK
Dua, hayırla dua; müslümanların yaptıkları, bazı hareketleri de
kapsayan bir ibadet türü. Arapçası "salât" olup, çoğulu
"salavât"tır.
Namaz, tekbir ile başlayıp selâm ile son bulan, belli fiil ve
sözleri içine alan bir ibadettir. Allah'a karşı tesbîh, ta'zîm ve
şükrün ifadesidir.
Namaz, Kur'an'da doksandan fazla ayette zikredilir. Önceki
şeriatlerde beş vakit namaz yoktu. Ancak vakitleri belirsiz genel
anlamda namaz vardı. Namaz, hicretten bir buçuk yıl kadar önce
Mi'rac (İsrâ) gecesinde farz kılınmıştır. Enes b. Mâlik'ten
rivâyete göre özet olarak şöyle demiştir:
"Hz. Peygamber (s.a.s)'e İsrâ gecesi, namaz elli vakit olarak farz
kılındı. Sonra azaltıldı ve beş vakte düşürüldü. Sonra şöyle
seslenildi: Ey Muhammed, şüphesiz bizim nezdimizdeki söz bir
değişikliğe uğramaz. Senin için bu beş vakit namaz, elli vakit
namazın karşılığıdır" (Buhâri, Salat, 76, Enbiya, 5; Müslim, İman,
263; Ahmed b. Hanbel, V,122,143). Her güzel amele on katı ecir
verileceği şu ayetle sabittir: "Kim bir iyilik yaparsa, ona bunun
on katı ecir vardır" (el Enam, 6/160; ayrıca bk. en-Neml, 27/89;
el-Kasas, 28/84). Beş vakit namaz farz kılınmadan önce, Hz.
Peygamber'in ibadet tarzı Cenâb-ı Hakk'ın yaratıklarını düşünmek,
Allah'ın yüceliğini tefekkür etmek şeklinde idi. Sabah ve akşam
ikişer rekat hâlinde namaz kıldığı da nakledilir. Daha önceki
ümmetlerin de namaz ibadeti vardır. Kur'an-ı Kerim'de Lokman
aleyhisselâmın oğluna namazı emretmesi (Lokman, 31/17), Hz.
İbrahim'in Hicaz'ın güvenliği için dua ederken namazdan söz etmesi
(İbrâhim,14/37), Yüce Allâh'ın, Tur dağında ilk vahiy sırasında
Hz. Mûsa'dan namaz kılmasını istemesi (Tahâ, 20/14) örnek
verilebilir.
İslâmda namazın meşrûluğu Kitap, Sünnet ve İcmâ'ya dayanır.
Kur'an-ı Kerim'in birçok yerinde; namazı kılınız ve zekâtı
veriniz" buyurulur. "Bütün namazları ve orta namazı muhafaza edin"
(el-Bakara, 2/238). "Şüphesiz namaz, müminlere, vakitle
belirlenmiş olarak fon kılınmıştır" (en-Nisa, 4/103).
"Oysa onlar, tevhid inancına yönelerek, dini yalnız Allah'a tahsis
ederek O'na kulluk etmek, namazı kılmak ve zekatı vermekle emr
olunmuşlardır. İşte doğru din budur" (el-Beyyine, 98/5). "Namazı
kılın, zekâtı verin ve Allah'a samimiyetle bağlanın. O, sizin
mevlânızdır. O, ne güzel mevlâ ve ne güzel yardımcıdır" (el-Hacc,
22/78).
Sünnetten delil: Bu konuda rivâyet edilmiş çok sayıda hadis
vardır. Bu hadislerden bazıları şunlardır: "İbn Ömer (r.a)'den
rivayet edildiğine göre, Hz. Peygamber (s.a.s) şöyle buyurmuştur:
"İslâm beş temel üzerine kurulmuştur: Allah'tan başka bir ilâh
bulunmadığına, Hz. Muhammed'in Allah'ın elçisi olduğuna şehadet
etmek, namaz kılmak, zekât vermek, haccetmek ve Ramazan orucunu
tutmaktır" (Buhârî, İman,1, 2; Müslim, İmân, 19-22).
Hz. Peygamber (s.a.s), Muaz b. Cebel (r.a)'i Yemen'e gönderirken
ona şöyle buyurmuştur: "Sen ehli kitap olan bir topluma
gidiyorsun. Onları ilk önce Allah'a kulluk etmeğe çağır. Allah'ı
tanırlarsa, Allah'ın onlara gecede ve gündüzde beş vakit namazı
farz kıldığını söyle. Namazı kılanlarsa; Allahın onlara,
zenginlerinden alınıp yoksullara verilmek üzere zekâtı farz
kıldığını söyle. İtaat ederlerse, bunu onlardan al, insanların
mallarının en iyisini alma, mazlumun bedduasından sakın. Çünkü
onun duasıyla Allah arasında perde yoktur" (Buhârî, Zekât, 41, 63,
Meğâzî, 60, Tevhîd, 1; Nesâî, Zekât, 1; Dârimî, Zekât, I ).
Diğer yandan İslâm ümmeti, bir gün ve gecede beş vakit namazın
farz olduğu konusunda görüş birliği içindedir.
Namaz ergenlik çağına gelmiş, akıllı her müslümanın üzerine
farzdır. Fakat yedi yaşına gelmiş olan çocuklar da namaz kılmakla
emredilir. On yaşına geldikleri halde namaz kılmazlarsa el ile
hafifçe dövülebilirler. Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur:
"Çocuklarınıza yedi yaşında namaz kılmalarını emredin, on yaşına
girince bundan dolayı dövün ve o yaşta yataklarını ayırın" (Ebû
Dâvûd Salât, 26; Ahmed b. Hanbel, II, 180, 187).
Bir günle gece içinde farz olan namazların sayısı beştir.
Yalnızcada, vitir veya bayram namazları vacib hükmündedir. Bir
bedevi ile ilgili olarak rivayet edilen şu hadis beş vakit farz
namaza delildir: "Bir gün bir gecede farz olan namazlar beştir "
Bedevî; "Benim üzerimde bundan başka bir borç var mıdır?" diye
sorunca, Allah'ın Resulu şöyle cevap vermiştir:
"Hayır kendiliğinden nafile olarak kılarsan bu müstesnadır". Bunun
üzerine bedevî: "Seni hak olarak gönderen Allah'a yemin olsun ki,
bundan ne fazla ne de eksik yaparım" dedi. Bunun üzerine Hz.
Peygamber (s.a.s) şöyle buyurdu: "Eğer doğru söylüyorsa bu adam
kurtulmuştur" (Buhârî, İmân, 34, Şehâdât, 26; Müslim, İmân,
8,10,15,17,18; Ebû Dâvûd, Salât, 1).
Namazı Terketmenin Hükmü
Namazın akıllı, büluğ çağına girmiş, hayız ve nifastan temizlenmiş
her müslümana farz olduğu konusunda görüş birliği vardır. Namaz ve
oruç gibi bedenî ibadetlerde vekâlet ve niyabet geçerli değildir.
Namazın farz olduğunu inkâr eden dinden çıkar. Çünkü namaz kesin
ayet, hadis ve icma delilleriyle sabittir. Tembellik veya
umursamazlık sebebiyle namazı terkeden âsî ve fasık olur.
Namazı kılmamak dünya ve âhirette azaba sebep olur. Âhiretteki
azapla ilgili olarak Allah Teâlâ şöyle buyurur: "Onlar suçlulara
sorarlar: Sizi Sakar cehennemine sürükleyen nedir? Suçlular şöyle
cevap verirler: "Biz namaz kılanlardan değildik” (el-Müddessir,
74/40-43). "Onlardan sonra öyle bir nesil geldi ki, namazı
terkettiler, heva ve heveslerine uydular. Onlar bu
taşkınlıklarının cezasını yakında göreceklerdir. Fakat tövbe edip,
iman eden ve salih amel işleyen bunun dışındadır" (Meryem, 19/59,
60). "Vay o namaz kılanların haline ki, onlar kıldıkları namazdan
habersizdirler" (el-Mâûn, 107/4-5). Hz. Peygamber (s.a.s)'de şöyle
buyurmuştur: Bilerek namazı terkeden kimseden Allah ve Resulunün
zimmeti kalkar" (Ahmed b. Hanbel, IV, 238, VI, 461). Kim ikindi
namazını terkederse ameli boşa gitmiş olur" (Buhârî, Mevâkît,13,
34; Nesâî, Salât,15). Kim, önemsemeyerek üç cuma namazını
terkederse, Allah Teâlâ onun kalbine mühür vurur" (Nesâî, Cumâ, 2;
Tirmizî, Cuma 7; İbn Mâce, İkâme, 93).
Hanefilere göre, tembellik yüzünden namazını terkeden kimse,
namazı inkâr etmediği sürece dinden çıkmaz, ancak günahkâr, fasık
olur. Kendisi bu konuda uyarılarak tevbeye , kötü örnek olmaması
için toplumdan tecrid edilir ve te'dib amacıyla dövülür. Ramazan
orucunu terkeden kimse de bunun gibidir (İbn Abidîn, Reddül-Muhtâr,
Mısır, t.y., I, 326; eş-Şürünbülâlî, Merâkıl-Felâh, Mısır 1315, s.
60; ez-Zühaylî, el-Fıkhul-İslâmî ve Edilletuh, Dimaşk 1985, I,
503).
Hanefiler dışındaki mezhep imamlarına göre ise, namazını özürsüz
olarak terkeden kimse, mürted'de olduğu gibi İslâm toplumuna karşı
gelmiş sayılır ve tövbe etmezse en ağır şekilde cezalandırılır (İbn
Rüşd, Bidâyetül-Müctehid, Mısır t.y., I, 87; eş-Şirâzî, el-Muhezzeb,
el-Nalebî tab'ı, I, 51; İbn Kudâme, el-Muğnî, 3. baskı, Kahire
t.y., II, 442-447; ez-Zühaylî, a.g.e., I.503, 504; Krş. et-Tevbe,
9/5; Buhârî, Diyât, 6; Müslim, Kasâme, 25, 26).
Namazını unutarak, uyanamayarak veya tembellik yüzünden zamanında
kılamayan bunu kaza eder. Hadis-i şerifte; Kim uyuyarak veya
unutmak suretiyle namazını kılmamış olursa, hatırladığında hemen
kılsın " (Ebû Davûd, Salât,11; İbn Mâce, Salât,10; Nesaî, Mevakît,
53) buyurulur. Fakihlerin büyük çoğunluğuna göre; uyumak veya
unutmak gibi bir özür sebebiyle namazım vaktinde kılamayanın kaza
etmesi gerekince, özürsüz olarak, tembellik yüzünden kılmayana
öncelikle kaza gerekir. Namazı vaktinde kılamadığından dolayı da
Allah'a ayrıca tevbe ve istiğfar etmesi gereklidir. Cenab-ı Hak,
kendisine ortak koşmanın dışında kalan günahları affedebilir.
Namazı da içine alabilen bu affın kapsamıyla ilgili çeşitli
nasslar vardır. ,
Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurulur:
"Şüphesiz Allah, kendisine ortak koşulmasını affetmez. Bunun
dışında dilediği kimseyi affeder" (en-Nisâ, 4/48).
Ubâde b. es-Sâmit'in naklettiği bir hadiste şöyle buyurulur:
Kullarına farz kıldığı beş vakit namazı, küçümsemeden hakkını
vererek, eksiksiz olarak kılan kimseyi, Allah Teâlâ cennetine
sokmaya söz vermiştir. Fakat bu namazları yerine getirmeyenler
için böyle bir sözü yoktur. Dilerse azap eder, dilerse bağışlar" (Ebû
Dâvûd, Vitr, 2; Nesâî, Salât, 6; Dârimî, Salât, 208; Mâlik,
Muvatta', Salâtül-Leyl, 14). Ebû Hureyre (r.a)'ın naklettiği bir
hadiste de şöyle buyurulur: "Kıyamet gününde kulun ilk hesaba
çekileceği şey farz namazdır. Eğer bu namazı tam olarak yerine
getirmişse ne güzel. Aksi halde şöyle denilir: Bakın bakalım,
bunun nafile namazı var mıdır?" Eğer nafile namazları varsa,
farzların eksiği bu nafilelerle tamamlanır. Sonra diğer farzlar
için de aynı şeyler yapılır” (Tirmizî, Salât, 188; Ebû Dâvûd,
Salât, 145; Nesaî, Salât, 9, Tahrîm, 2; İbn Mâce, İkame, 202).
Bu duruma göre, farz namazların eksisini sünnet ve diğer nafile
namazlar tamamlamaktadır. Farz, vacib veya sünnet ayırımı
yapılmaksızın ibadetlerin yerine getirilmesi müminin gayesi
olmalıdır. Çünkü bu, dünyevî huzur ve mânevî mutluluk kaynağı
olması yanında, ahiret için de en büyük hazırlıktır.
Namaz Vakitleri: Farz namazlar ile bunların sünnetleri, vitr,
teravih ve bayram namazları için vakit şarttır. Farz namazlar;
sabah, öğle, ikindi, akşam ve yatsı namazlarından ibarettir. Cuma
namazı da öğle namazı yerine geçer. Namazın yükümlüye gerekli
olması ve kılındığında da geçerli sayılması kendisine bağlı olan
"namaz vakitleri"ni bilmeyi gerektirir. Bu vakitler Kitap ve
Sünnetle belirlenmiştir:
1) Sabah Namazının Vakti:
İkinci fecrin doğmasından güneşin doğmasına kadar olan süre, sabah
namazının vaktidir. İkinci fecir; sabaha karşı doğu ufkunda
yayılmaya başlayan bir aydınlıktan ibarettir. Bununla sabah vakti
girmiş, yatsı namazının vakti çıkmış ve oruç tutacaklar için bu
ibadet başlamış olur. Bu yüzden buna "fecr-i sadık" denir. Bunun
karşıtı, birinci fecirdir. Bu, doğu ufkunun ortasında yükseklere
doğru, iki tarafı karanlık ve uzunlamasına bir hat şeklinde
yayılan bir beyazlıktır. Bu beyazlık kısa bir süre sonra kaybolur
ve kendisini bir karanlık izler. Bundan sonra ikinci fecir doğar.
Bu birinci fecre, sabahın gerçekten girdiğini göstermemesi ve
yalancı bir aydınlık olması yüzünden "fecr-i kâzib" adı
verilmiştir. Bu fecir gece hükmündedir. Bununla ne yatsı namazı
çıkmış ve ne de sabah namazı vakti girmiş olmaz. Oruç tutacakların
bu süre içinde yiyip içmeleri de caizdir.
Zira Hz. Peygamber (s.a.s) şöyle buyurmuştur: Fecir (şafak) iki
tanedir. Birincisi yemeyi içmeyi haram kılan ve kendisinde namaz
kılmayı helal kılan fecirdir. İkincisi ise, sabah namazını kılmak
caiz olmayan, fakat yemek içmek helal olan fecr-i kâzibtir" (es-San'ânî,
Sübülüs-Selâm, 2. baskı, t.y., I,115). "Sabah namazının vakti
ikinci fecrin doğmasından, güneşin doğuşuna kadardır" (Buhârî,
Mevâkît, 27; Ebû Dâvûd Salât, 2; İbn Mâce, Salât, 2; Nesâî,
Mevâkît,15; Ahmed İbn Hanbel, II, 210, 213, 223).
2) Öğle Namazının Vakti: Öğle vakti, güneşin gökyüzünde çıktığı en
yüksek noktadan batıya doğru meyletmesiyle başlar ve her şeyin
gölgesinin bir misli uzamasına kadar devam eder. Cisimlerin, güneş
tam tepe noktada iken yere düşen gölgesi (fey-i zeval), bunun
dışındadır. Öğlenin bu vaktine "asr-ı evvel" denir. Bu, Ebû Yusuf,
İmam Muhammed, Şâfiî, Mâlik ve Ahmed b. Hanbel'in görüşüdür. Ebû
Hanîfe'ye göre ise, öğlenin vakti, fey-i zeval dışında, cisimlerin
gölgesi, iki misli uzayıncaya kadar devam eder. Bununla öğle
namazı vakti çıkmış, ikindi vakti girmiş olur. Buna "asr-ı sânî"
denir.
Hac farizasını yerine getirmek için dünyanın her tarafından Mekke
ye gelen müslümanlar, namazlarını Harem-i Şerifte kılmaya özen
gösterirler.
Cisimlerin gölgesinin mislini hesaplamada, zeval vaktinde bu
cisimlerin sahip oldukları gölge, uzunluğu itibar etmede uzayan
gölgeye ilâve edilir.
Çoğunluk fakihlerin delili şu hadistir: Cebrail aleyhisselâm, Hz.
Peygamber'e namaz vakitlerini öğretirken, ikinci gün her şeyin
gölgesi bir misli olduğu zaman öğle namazını kıldırmıştır (Ebû
Dâvûd, Salât, 2; Tirmizî, Mevâkît,1; Nesâî, Mevâkît, 6, 10,15; İbn
Hanbel, I, 383, III, 330; Mâlik, Muvatta', Salât, 9).
Ebû Hanîfe'nin delili ise, Hz. Peygamber'in şu hadisidir: "Öğle
namazını hava serinlediği zaman kılınız. Çünkü öğle vaktindeki
sıcaklığın şiddeti, cehennemin sıcaklığını andırır" (Buhârî,
Mevâkît, 9, 10, Ezân, 18). Arabistan yöresinde sıcağın en şiddetli
olduğu zaman, her şeyin gölgesinin bir misli olduğu zamandır. Bu
yüzden öğleyi yazın serine bırakmak (ibrâd) müstehap sayılmıştır
(el-Mevsilî, el-İhtiyâr, I, 38, 39; Zühaylî, a.g.e., I, 508).
Cuma namazının vakti de, tam öğle namazının vakti gibidir.
3) İkindi Namazının Vakti: İkindi vakti, öğle vaktinin çıktığı
andan itibaren başlar ve güneşin batması ile son bulur. İkindi
vakti; çoğunluk müctehidlere göre, her şeyin gölgesinin bir misli,
Ebû Hanîfe'ye göre ise, iki misli olduğu andan itibaren başlar ve
ittifakla güneşin battığı zamana kadar devam eder. Zira Hz.
Peygamber (s.a.s) şöyle buyurmuştur: "Güneş batmadan önce, ikindi
namazından bir rekata yetişen kimse, ikindi namazına yetişmiştir"
(Malik, Muvatta', Vükût, 5; Ebû Dâvûd Salât, 5; İbn Mâce, Salât,
2; İbn Hanbel, II, 236, 254).
Çoğunluk müctehidlere göre, ikindi namazını güneşin sararma
vaktine kadar geciktirmek mekruhtur. Çünkü Resulullah (s.a.s)
şöyle buyurmuştur: "Bu vakitte kılınan namaz münafıkların
namazıdır. Münafık oturup güneşi bekler. Güneş şeytanın iki
boynuzu arasına girdiği (batmaya yüz tuttuğu) zaman, çabuk olarak
ikindiyi dört rekat kılar, Allah'ı çok az anar" (Mâlik, Muvatta',
Kurân, 46).
İslâm âlimlerinin büyük çoğunluğuna göre Kur'an-ı Kerim'de sözü
edilen "orta namaz", ikindi namazıdır. Delil, Hz. Âişe (r.anhâ)'nin
naklettiği şu hadistir: "Hz. Peygamber (s.a.s); "Namazlara devam
edin, orta namaza da devam edin" (el-Bakara, 2/238) ayetini okudu.
"orta namaz ise ikindi namazıdır" buyurdu (Ebû Dâvûd Salât, 5; İbn
Hanbel, V, 8; İbn Kesîr, Muhtasaru Tefsirî İbn Kesîr. thk. M. Ali
es-Sâbûnî, Beyrut 1981, I, 218). İkindi namazına "orta namaz"
denmesi iki adet geceye ait, iki adet de gündüze ait namazın
arasında bulunması yüzündendir.
4) Akşam Namazının Vakti: Akşam namazının vakti, güneş
yuvarlağının tam olarak batmasıyla başlar ve şafağın kaybolması
ile sona erer. Ebû Hanîfe'ye göre, şafak, akşamleyin batı
ufkundaki kızartıdan sonra meydana gelen beyazlıktır. Ebû Yusuf,
İmam Muhammed ve Hanefiler dışındaki diğer üç mezhep ile Ebû
Hanîfe'den başka bir rivayete göre ise şafak, ufukta meydana gelen
kızıllıktan ibarettir. Bu kızıllık gidince, akşam namazının vakti
çıkmış olur. Delil, İbn Ömer'in; "Şafak, ufuktaki kırmızılıktır"
(es-San'ânî, Sûbûtüs-Selâm, I, 106) sözüdür. Hanefilerde fetvaya
esas olan görüş Ebû Yusuf ve İmam Muhammed'in görüşüdür.
5) Yatsı Namazının Vakti:
Yatsının vakti, kırmızı şafağın kaybolduğu andan itibaren başlar
ve ikinci fecrin doğmasına kadar devam eder. İkinci fecir doğunca
yatsının vakti çıkmış olur. Delil, İbn Ömer (r.a)'den rivayet
edilen şu hadistir: "Şafak kırmızılıktır. Şafak kaybolunca namaz
kılmak farz olur" (es-Sanânî, a.g.e., I,114). Başka bir delil, Ebû
Katade hadisidir: "Uyku halinde kusur yoktur. Kusur ancak, diğer
namazın vakti gelinceye kadar namazı kılmayandadır" (Müslim,
Mesâcid, 311).
Yatsı namazını gecenin üçte birine kadar geciktirmek müstehaptır.
Gecenin yarısına kadar geciktirmek mübah, bir özür bulunmadıkça
ikinci fecre kadar geciktirmek ise mekruhtur. Çünkü bu durumda
namazı kaçırmaktan korkulur.
Vitir namazının vaktinin başlangıcı, yatsı namazından sonradır.
Vitrin sonu ise, ikinci fecrin doğmasından biraz önceye kadardır.
Vitir namazını, uyanacağından emin olmayan kimse için uyumadan
önce kılmak, uyanacağından emin olan kimse için ise, gecenin
sonuna kadar geciktirmek daha faziletlidir.
Teravih namazının vakti, tercih edilen görüşe göre, yatsı
namazından sonradır, sabah namazının vaktine kadar devam eder.
Teravih, vitir namazından önce de, sonra da kılınabilir. Ancak
yatsı namazı kılınmadan önce teravih namazı kılınsa, iadesi
gerekir. Bayram namazlarının vakti, güneş doğup, kerahet vakti
çıktıktan sonra başlar, güneşin gökyüzünde en yüksek noktaya
çıkışına (istivâ) kadar devam eder. Ramazan bayramı namazı, bir
özür sebebiyle birinci gün istivâ zamanından önce kılınamazsa,
ikinci gün istivâ zamanına kadar kılınır, artık özür bulunmasa da
üçüncü gün kılınamaz. Kurban bayramı namazı ise, bir özür
sebebiyle, birinci gün kılınamazsa ikinci gün kılınır. İkinci gün
de bir özür sebebiyle kılınamazsa üçüncü gün istivâ zamanına kadar
kılınır. Bu namazları bir özür bulunmaksızın böyle ikinci veya
üçüncü güne bırakmak ise çirkin bir ameldir. Bu bayram namazları,
istivâ zamanından veya zeval vaktinden sonra ise hiç bir halde
kılınamaz. Kazaları da caiz değildir (namaz vakitleri için bk.
İbnül-Hümâm, Fethul-Kadîr, I, 151-160; İbn Âbidîn, Reddül-Muhtâr,
I, 321-342; el-Meydânî, el-Lübâb, I, 59-62; eş-Şîrâzî, el-Mûhezzeb,
I, 51-54; İbn Kudâme, el-Muğnî, I, 370-395; ez-Zühaylî, a.g.e., I,
506 vd.).
6) Kutuplarda Namaz Vakitleri:
Bu konuda iki görüş vardır. a. Vakit, namazın bir şartı olduğu
gibi, farz olmasının da sebebidir. Bu yüzden bir yerde, namaz
vakitlerinden bir veya ikisi gerçekleşmezse, o vakitlere ait
namazlar, o yer halkına farz olmamış olur.
Meselâ, bazı yerlerde, yılın bir mevsiminde daha akşam namazının
vakti çıkmadan sabahın ikinci fecri doğarak sabah namazının vakti
girmektedir. Artık bu gibi yerlerde yatsı namazı düşmüş olur. Bu
konuda, abdest organlarından bir veya ikisini kaybeden kimsenin bu
organları yıkama yükümlülüğünün düşmesine kıyas yapılarak namazın
da düşeceğine fetva verilmiştir.
b. Araştırmacı bazı fakihlere göre, bu gibi yerlerdeki müslümanlar
da beş vakit namazla yükümlüdürler. Bulundukları yerde bu
namazlardan herhangi birinin vakti gerçekleşmezse, o namazı kaza
olarak kılarlar veya o beldeye en yakın olup, beş vakit namazların
vakitleri tam olarak gerçekleşen beldenin vakitlerine göre, takdir
ederek namazları edaya çalışırlar. Her ne kadar vakit, namazın bir
şartı ve bir sebebi ise de, namazın asıl sebebi Allah'ın emri
oluşudur. Bu yüzden bütün müslümanlar, bu beş vakit namazı
kılmakla yükümlüdürler.
İmam Şâfiî'nin görüşü de bu şekilde olup, ihtiyata uygun olan da
budur.
Güneşin uzun süre doğmadığı veya batmadığı kutup bölgeleri ve
yakınlarında da yukarıdaki esaslara göre amel edilir. Bu gibi
yerlerde yaşayan müslümanların, oruç ve zekâtları konusunda da bu
şekilde bir takdir uygun düşer (İki namazı bir vakitte kılmak için
bk. "Cem'i Takdim ve Cem'i Tehir" mad.).
Namaz Çeşitleri: Namaz dört kısma ayrılır.
1. Farz-ı ayn olan namazlar. Beş vakit namaz ve cuma namazı gibi.
Bunların her yükümlü için bizzat yerine getirilmesi gerekir.
2. Farz-ı kifâye olan namaz. Cenâze namazı gibi. Bu, topluluk
tarafından yapılması istenilen bir emirdir. Topluluktan bir kısmı
bunu yerine getirince, diğerlerinden sorumluluk kalkar. Eğer bunu
hiç kimse yerine getirmezse hepsi günahkâr olur. Allah yolunda
cihad, iyiliği emir kötülüğü yasak etme, müslümanlar arasında bir
halife seçme de bu çeşit farzlardandır (Şâfiî, er-Risâle, Kahire
1960, s. 54, 55, 363, 364; Ebû Zehra, Usûlül-Fıkh, Terc.
Abdulkadir Şener, Ankara 1986, s. 37-39).
3. Vacib olan namazlar. Vitir namazı, bayram namazları gibi. Sübut
yönünden kesin, fakat delâlet bakımından zannî olan delile dayalı
emirler vâcib hükmündedir. Bu, Hanefilerin benimsediği bir
prensiptir. Diğer mezheplerde farz ile vacib aynı anlamda
kullanılır. Onlara göre bir şey farz değilse sünnettir. Vacibin
işlenmesine sevap, terkine azap vardır. Ancak vacibi inkâr eden
dinden çıkmaz.
4. Nâfile namazlar. Farz ve vacipten fazla olarak kılınan
namazlara nâfile denir. Cenâb-ı Hakk'ın rızasını kazanmak,
amacıyla kendiliğinden kılındığı için bunlara "tatavvu"da denir.
Sünnetler de nâfile içine girer. Her sünnet nâfiledir, fakat her
nafile sünnet değildir. Peygamberimizin kıldığı nâfile namazlar
sünnettir.
Namazların Rekâtları:
Namazların rekatlarını şu şekilde sıralayabiliriz: Sabah namazının
iki rek'at sünneti, iki rek'at da farzı vardır. Öğle namazının
dört rek'at ilk sünneti, dört rek'at farzı, iki rek'at da son
sünneti vardır. İkindi namazının dört rek'at sünneti, dört rek'at
da farz vardır. Akşam namazının üç rek'at farzı, iki rek'at da
sünneti vardır.
Yatsı namazının dört rekat ilk sünneti, iki rekat farzı, dört
derakt son sünneti, iki rekat da vaktin sünneti adıyla başka bir
sünnet vardır.
Vitir namazı üç rekattır. Bayram namazları ise ikişer rekattan
ibarettir. Teravih namazı yirmi rekattır. Diğer nafile namazlar da
en az ikişer rekat olur.
Namazın şartları:
Namazın geçerli olması için bazı şartların ve rükünlerin bulunması
gereklidir. Şart, sözlükte alâmet demektir. Bir terim olarak şart;
varlığı kendisinin varlığına bağlı bulunan, fakat onun gerçek
varlığından ve mâhiyetinden ayrı olan şeydir. Rükün ise, sözlükte;
en kuvvetli taraf demektir. Bir terim olarak rükün; bir şeyin
varlığı kendisine bağlı bulunan ve o şeyin esas unsur ve
parçalarını teşkil eden esaslardır. Şer'i hüküm olarak şart ve
rükne farz vasfı verilir. Bunların her ikisi de farzdır. Bu yüzden
bazı fakihler bu konuya "namazın farzları” başlığını koymuşlardır.
Bir de namazın farz olmasının şartları vardır. Bunlar müslüman
olmak, büluğ çağına ulaşmak ve akıllı olmak üzere üç tanedir (Şürünbülâlî,
Merakul-Felah, s. 28; eş-Şirazî, el-Muhezzeb, 1, 53; İbn Kudâme,
el-Muğni, I, 396-401; ez-Zühâylî, el-Fıkhuul-İslâmî ve Edilletüh,
Dimaşk 1405/1985, I, 563 vd)
Namazın farzları on ikidir. Bunlardan altısı daha namaza
başlamadan bulunması gereken farzlar olup şunlardır:
1) Hadesten temizlenme 2) Necasetten temizlenme, 3) Avret yerini
örtmek, 4) Kıbleye yönelmek, 5) Vakit, 6) Niyet. Bunlara, "namazın
şartları" denir.
Diğer altısı da namaza başladıktan sonra bulunması gereken farzlar
olup şunlardır: 1) İftitah tekbiri, 2) Kıyam, 3) Kıraat, 4) Rükû,
5) Sücûd, 6) Son oturuşta "et-Tehiyyâtü"yü okuyacak kadar bir süre
oturmak. Bunlara da "namazın rükünleri" denir. Bunlardan başka
ta'dîl-i erkân ve namazdan kendi isteği ile çıkmak gibi başka
rükünler de vardır. İleride bunları açıklayacağız.
Burada, önce namazın şartları üzerinde duracağız:
1) Hadesten Temizlenme: Abdestsizlik, cünüplük, hayız veya lohusa
hallerinde bulunmaya "hades hâli" denir. Abdestsizlik küçük hades,
diğerleri büyük hadestir. Küçük veya büyük hadeslerden temizlenmek
abdest almak, yıkanmak veya teyemmüm etmekle olur. Allah Teâlâ
şöyle buyurur: "Ey iman edenler! Namaza kalktığınız zaman
yüzlerinizi, dirseklerle birlikte ellerinizi yıkayın. Başınızın
bir bölümünü meshedin. Topuklarla birlikte ayaklarınızı da
(yıkayın) Eğer cünüp iseniz iyice temizlenin " (el-Maide, 5/6).
Hz. Peygamber de şöyle buyurmuştur: Abdest bozan kimse, abdest
almadıkça Allah Teâlâ sizden birinizin namazını kabul etmez" (Buhârî,
Vüdû ; 2; Müslim, Tahâre, 2; Ahmed b. Hanbel, II, 308). Allah
Teâlâ temizlenilmeksizin hiç bir namazı kabul etmez" (Buhârî, Vüdû
; 2; Müslim, Tahâre, 1; Tirmizî, Tahâre, 1; Darimî, Vüdû', 21;
Ahmed İbn Hanbel, II, 39).
Farz, vacib, sünnet veya nâfile tam namaz veya tilâvet yahut şükür
secdesi gibi eksik namaz için hadesten temizlenmiş olmak şarttır.
Abdestsiz kılınacak bir namaz sahih olmaz.
Namaz kılarken herhangi bir sebeple abdest bozulsa, namaz da
bozulmuş olur. Hz. Peygamber (s.a.s) şöyle buyurmuştur: "Sizden
birisi, namazda yellendiği zaman, namazdan ayrılıp abdest alsın ve
namazını iade etsin " (Ebû Dâvûd, Tahâre, 81, Salât, 187; Tirmizî,
Raciâ, 12).
Hadesten temizlenme, namazın diğer şartları gibi sıhhat
şartlarındandır (bk. el-Kâsânî, Bedâyiu's-Sanâyî', I, 114 vd.;
İbnül-Hümam, Fethul-Kadîr, I, 179 vd.).
2) Necasetten Temizlenme: Namazdan önce bedende, elbisede veya
namaz kılınacak yerde bulunan pisliği temizlemek gerekir. Bu
temizlik namazın geçerli olması için ön şarttır. Elbisede ve namaz
kılınan yerde, ayak, el ve dizler ile sağlam görüşe göre alnın
konulacağı yerde dört gramdan (1 miskal) fazla insan dışkısı gibi
katı yahut avuç içinden daha geniş alana yayılan insan sidiği veya
şarap gibi sıvı pisliğin bulunması namazın sıhhatine engel teşkil
eder. Eti yenen hayvanların veya atların sidiği ve dışkısı ise
bulaştığı bedenin veya elbisenin dörtte bir bölümünden az miktarı
namaza engel olmaz, affedilmiş sayılır. Bundan fazlasını ise,
temizlemeye güç yetince namazın sıhhatine engel olur.
Allah Teâlâ; "Elbiseni temizle" (el-Müddessir, 74/4) buyurmuştur.
İbn Sîrin, bu temizlemenin elbisedeki pisliğin su ile temizlemek
olduğunu söylemiştir. Hz. Peygamber Fâtıma binti Ebî Hubeyş (r.anhâ)'nın
özür kanının (istihâza) hükmünü sorması üzerine şu cevabı
vermiştir: "Bu, kanama yapan bir damardır. Ay başı değildir. Âdet
zamanın geldiğinde, namazı bırak. Âdetin kadar bir süre geçtikten
sonra kanını yıka, guslet ve namaz kıl" (Buhârî, Vüdû', 63; Hayz,
24; Müslim, Hayz, 62, 63; Ebû Dâvud, Tahâre, 107). Mescidin içinde
küçük abdest bozan bedevî için Resulullah (s.a.s); "Bu bedevinin
işediği yere kova ile su dökün " (Buhârı, Vüdû', 58, Edeb, 35, 80;
Müslim, Tahâre, 98-100) buyurmuştur. Yukarıdaki ayet elbiseyi
temizlemenin, ilk hadis bedeni, ikinci hadis ise namaz kılınacak
yeri temizlemenin farz olduğuna delâlet eder.
3) Avret Yerini Örtmek:
Avret sözlükte; eksiklik, kusur, düşmanın sızmasından korkulan
zayıf mevzi, örtülmesi gereken yer ve kadın gibi anlamlara gelir.
Şer'î bir terim olarak; bakılması haram olup, örtülmesi farı
bulunan uzuvlara "avret yeri" denir. Hanefîlere göre, insanların
huzurunda avret yerinin örtülmesi icma ile farzdır. Sağlam olan
görüşe göre, tenhada örtmek de farzdır. Bir kimse karanlık bir
evde bile olsa, temiz elbisesi bulunduğu halde çıplak olarak namaz
kılsa, bu namaz sahih olmaz (İbn Âbidîn, a.g.e., I, 375).
Yıkanma, tabiî ihtiyaç, taharetlenme gibi ihtiyaçlar dışında,
tenha bir yerde de bulunulsa, namazda veya namaz dışında avret
yerlerinin örtülmesi farzdır. Bunun delili Kitap ve Sünnettir.
Allah Teâlâ şöyle buyurur: Ey Âdemoğulları! Her mescide
gelişinizde güzel elbiselerinizi giyerek gelin" (el-A'râf, 7/31).
İbn Abbas (r.a)'a göre; bundan kastedilen namazda giyilen temiz
elbiselerdir.
Hz. Peygamber şöyle buyurur:
"Allah Teâlâ büluğa ermiş kadının namazını başörtüsüz kabul etmez"
(İbn Mâce, Tahâre,132; Tirmizî, Salât, 160; Ahmed b. Hanbel, VI,151,
218, 259). Ey Esma! Kadın büluğ çağına ulaşınca, onun şu ve şu
uzuvlarından başkasının görünmesi helâl ve caiz olmaz". Hz.
Peygamber bu sözleri söylerken, elleri ile yüzünü işaret etmişti"
(Ebû Dâvûd, Libâs, 31).
Erkeklerin avret yeri sayılan uzuvları; göbekleri altından dizleri
altına kadar olan kısımdır. Sağlam görüşe göre diz kapağı da
uyluktan olup avret yeri sayılır. Delil, Hz. Peygamber'in şu
hadisidir: "Erkeğin avret yeri, göbeği ile diz kapağı arasıdır",
"Göbeğinden aşağısı diz kapaklarını geçinceye kadar olan kısımdır"
(Ahmed b. Hanbel, II, 187). Başka bir delil de Darekutnî'den
rivayet edilen, Diz kapağı avret yerlerindendir" (Zeylâi, Nasbur-Râye,
I, 297) anlamındaki zayıf hadistir.
Hür kadınların yüzleriyle ellerinden başka, sarkan saçları dahil
bütün bedenleri avrettir. Yüzleriyle elleri ise ne namazda, ne de
bir fitne korkusu bulunmadıkça namaz dışında avret değildir.
Ayakları konusunda ise görüş ayrılığı vardır. Daha sağlam görülen
görüşe göre, ayakları da avret değildir. Çünkü ayaklarla yolda
yürüme zarûreti vardır. Özellikle bunları örtmek yoksullar için
güçtür. Başka bir görüşe göre, bir kadının namazı, ayağının dörtte
biri nisbetinde açık bulunmasıyla bozulur, diğer bir görüşe göre
ise, ayakları namaza göre avret yeri sayılmazsa da namaz dışında
avret yeri sayılır. Bu görüş ayrılığından kurtulmak için ayakların
örtülmesi daha uygun görülmüştür. Sağlam görüşe göre, hür
kadınların kolları ile kulakları ve salıverilmiş saçları da
avrettir.
Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:
"Kadınlar, kendiliğinden görünen dışında, ziynetlerini
göstermesinler" (en-Nûr, 24/31). Bundan kastedilen ziynetlerin
takıldığı yerlerdir. Kadının kendiliğinden görünen yerleri ise
elleri ile yüzdür. Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: "Kadın
avrettir. Dışarı çıktığı zaman şeytan ona gözünü diker" (Tirmizî,
Radâ', 18). Diğer yandan Allah elçisi, Esmâ (r.anhâ)'ya büluğ
çağından sonra el ile yüz ve avuçlarına işaret ederek, bu yerlerin
dışındaki kısımların örtülmesini bildirmiştir (Ebû Dâvud Libâs,
31). Hz. Âişe'den nakledilen; "Allah Teâlâ büluğ çağına ulaşan
kadının namazını başörtüsüz kabul etmez" (İbn Mâce, Tahâre, 132;
Tirmizî, Salât,160) hadisi de, saçları örtünme kapsamına
almaktadır.
Müstehcen avret yerleri olan ön ve arka uzuvlar ile hafif avret
yeri sayılan, bu iki yer dışındaki uzuvlardan birinin tamamı veya
en az dörtte biri açık bulunur ve bu durum kasıtsız olarak iki
rükün eda edecek kadar devam ederse namaz bozulur. Çünkü bir şeyin
dörtte biri tamamı hükmündedir.
Cildin rengini gösterecek derecede ince olan elbise ile avret yeri
örtülmüş sayılmaz. Bu yüzden derinin rengini belli edecek şekilde
bulunan, dolayısıyla derinin beyazlığı veya kırmızılığı belli olan
elbise ile namaz sahih olmaz. Çünkü bununla örtünme
gerçekleşmemektedir. Eğer elbise kalın olmakla birlikte uzvu belli
ederse ve hacmi ortaya koyarsa bu, zemmedilmiş olmakla birlikte
namaz sahih olur. Çünkü bundan kaçınmak mümkün değildir (bk. İbn
Âbidîn, a.g.e, I, 375 vd.; Zeylaî, Tebyînül-Hakâik, I, 95 vd.; İbn
Kudame, el-Muğnî, I, 599; İbn Rüşd Bidâyetül-Müctehid I,111;
Bilmen, B. İslâm İlmihali,109).
4) Kıbleye Yönelmek: Namazı kıbleye doğru yönelerek kılmak
şarttır. Mekke döneminde ve Medine döneminin ilk günlerinde
müslümanların kıblesi Kudüsteki Mescid-i Aksa idi. Medine
döneminde inen şu ayet-i kerime ilk kıble, Mekke'deki Ka'be-i
Muazzama'ya çevrildi: "Yüzünü Mescid-i Haram tarafına çevir. Siz
de olduğunuz yerde, yüzünüzü onun tarafına döndürünüz" (el-Bakara"
2/144). Kâbe, Mekke'deki bilinen binadan ibaret değildir. Ancak bu
binanın yerini ifade eder. Nitekim bu kutsal yerin göklere kadar
üst tarafı ve toprağın derinliklerine kadar alt tarafı kıble
yönüdür. Bu yüzden Kâbe-i Muazzamanın yanında veya içinde
bulunanlar, bunun herhangi bir tarafına yönelerek namazlarını
kılabilirler. Cemaatle namazda imamın önüne geçmemek şartıyla,
cemaat Kâbe'nin çevresinde halka olur ve hepsi imamla birlikte
namaz kılarlar.
Hz. Peygamber (s.a.s)'in Mekke fethedildiği gün, Kâbe'ye bir kere
girip içinde namaz kıldığı nakledilir. Abdullah b. Ömer, Bilâl
(r.a)'e, Allah elçisinin Kâbe'ye girdiği zaman namaz kılıp
kılmadığını sormuş, Bilâl şu cevabı vermiştir: "Evet Kâbe'ye
girince sol taraftaki iki direk arasında namaz kıldıktan sonra
çıktı ve Kâbe'nin yönüne doğru iki rek'at namaz kıldı" (Buhârî,
Salât, 30; Nesâî, Menâsik, 127; Dârimî, Menâsik, 43; Ahmed İbn
Hanbel, II, 75, III, 410, VI, 12, 13, 14).
Kâbe-i Muazzamadan uzakta bulunanların tam Kâbe'ye yönelerek namaz
kılmaları farz değildir, Kâbe tarafına yönelmeleri farz olup, bu
yeterlidir (bk. İbn Âbidîn, a.g.e., I, 397 vd.; el-Meydânî, el-Lübâb,
I, 67; eş-Şürünbülâlî, a.g.e., s. 34; Zeylaî, Tebyinül-Hakâik,
I,100 vd.; İbn Kudâme, el-Muğnî, I, 431 vd.). Hz. Peygamber
(s.a.s); "Doğu ile batı orası kıbledir"' (Tirmizî, Salât; 139;
Nesâî, Sıyâm, 43; İbn Mâce, İkâme, 56) buyurmuştur. Eğer kıblede
Kâbe'nin kendisine isabet ettirmek farz olsaydı, bir mescidde uzun
bir safın sadece Kâbe'nin hizasına rastlayan kısımdaki cemaatin
namazlarının sahih olması, diğerlerinin ise sahih olmaması
gerekirdi.
3 - ORUÇ TUTMAK
İslâmın dört temel ibadetinden ve beş esasından biri. Farsça'dan
Türkçe'ye geçmiş bir isimdir. Kelimenin aslı "Ruze"dir. Önceleri "Oruze"
(günlük) olarak kullanılmış; daha sonra "Oruç" şeklinde telaffuz
edilmeye başlanmış ve bu şekliyle yaygınlaşmıştır. Arapça
karşılığı "savm" veya "sıyam"dır. Savm kelimesinin lügat manası;
yeyip-içmekten kendini tutmak, imsak, hareketsiz kalmak ve
herşeyden el, etek çekmektir. Kur'an-ı Kerim'de bazan "susmak"
manasına kullanılmıştır (Meryem, 19/26). İslâmi ıstılahta oruç,
"İkinci fecirden (fecr-i sadık'tan)" itibaren, güneşin grubuna
kadar yemekten, içmekten, cinsel ilişkiden ve orucu bozan diğer
şeylerden, Allahü Teala (c.c)'ya kulluk niyetiyle nefsi alıkoymaya
verilen isimdir. Bilindiği gibi oruç, yalnız bedenle yapılan
ibadetlerden biridir. Dolayısiyle, her mükellefin kendi nefsi için
farz-ı ayn'dır. Resul-u Ekrem (s.a.s)'in; "Bir kimse, başka bir
mükellefin yerine oruç tutmaz. Yine bir kimse, başka bir
mükellefin yerine namaz kılmaz" (İbnül-Hümam, Fethül-Kadir, Beyrut
1315, II, 85) buyurduğu bilinmektedir.
Kur'an-ı Kerim'de; "Ey iman edenler!.. Sizden evvelki (ümmet)lere
yazıldığı gibi, sizin üzerinize de oruç yazıldı (farz kılındı). Ta
ki, korunasınız" (el-Bakara, 2/183) buyurulmuştur. Oruç
ibadetinin; Hicret'ten sonra farz kılındığı hususunda görüşbirliği
vardır. Sahih olan rivayete göre, Bedir savaşından kısa bir süre
sonra farz kılınmıştır. Hz. Âişe (r.a) validemizden rivayete göre;
Resulullah (s.a.s) daha önce "Aşûre orucu"na devam etmiş ve
Sahabe'ye tutmaları tavsiyesinde bulunmuştur. Muaz b. Cebel
(r.a)'den rivayet edilen bir haberde de, Medine'de her ay üç gün
oruç tutmuştur. İmam Merginani:
"Ramazan ayında oruç tutmak farzdır. Çünkü Allahu Teala (c.c)
"Sizin üzerinize oruç farz kılındı" diye buyurur. Ayrıca
farziyyeti hususunda kat'i icma teşekkül etmiştir. Bundan dolayı,
Ramazan orucunun farziyyetini inkâr eden kimse kâfir olur" (Merginanî,
el-Hidâye, I, 118) diyerek, meselenin hassasiyetine işaret
etmiştir.
Oruç ibadetinin nedenine gelince; Usûl ûleması, ibadetlerde asıl
olanın Allahu Teâlâ (c.c)'ya ihlâsla kulluk olduğunu, sebeplerinin
tesbit edilip edilememesinin önemli olmadığını; hikmetlerinden
bazılarını kavramanın ve açıklamanın mümkün, ancak teabbüdî olan
bu hususlarda illeti tesbit etmenin güç olduğunu söylemişler ve
ihlâsla Allah'a kulluğun esas alınmasını tavsiye etmişlerdir.
Resul-u Ekrem (s.a.s)'in: "Oruç insanı Cehennem ateşinden koruyan
bir kalkandır. Tıpkı sizi harpte ölüme karşı muhafaza eden bir
kalkan gibi" (Nesâî, Savm, IV, 167) buyurduğu bilinmektedir. Oruç,
mükellefi her türlü şehvetten alıkoyan ve ihlâsı artıran bir
ibadettir. Açlığa, susuzluğa ve nefsin diğer arzularına karşı
direnmek oldukça önemlidir. Allahu Teâlâ (c.c)'ya iman eden ve
O'nun dini uğruna cihada karar veren müminler; oruç ibadeti ile
kuvvetli bir iradeye sahip olurlar. Hicrî takvim ayın
hareketlerine göre değiştiği için, her yıl diğerine nisbetle on
veya on bir gün önce gelir. Dolayısıyle insan bazen kışın (20)
derecede, bazen yazın (+ 40) derecede oruç tutar. Bu bir anlamda
mükellefin "Dondurucu bir soğukta ve kavurucu bir sıcakta dahi;
Allahu Teâlâ'nın emirlerini eda etmeye hazırım" taahhüdünde
bulunmasıdır. Ayrıca bir ay süre ile Allah Teâlâ (c.c)'nın
rızasını kazanmak için, nefsinin bütün şehvetlerini terk etmesi
oldukça önemli bir hadisedir.
Oruç ibadetine riyanın karışması da mümkün değildir. Nitekim bir
Hadis-i Şerif'te; orucun ve oruçlunun mahiyeti şu şekilde ortaya
konulmuştur:
"Oruç bir kalkandır. Oruçlu kötü (kem) söz söylemesin. Kendisiyle
itişmek ve dalaşmak isteyene iki defa "Ben oruçluyum"desin ve
uymasın. Ruhum yed-i kudretinde olan Allahu Teâlâ (c.c)'ya yemin
ederim ki; oruçlu ağzın (açlık) kokusu, Allah indinde misk
kokusundan daha temizdir. Cenab-ı Hak buyurmuştur ki: "Oruçlu
kimse benim rızam için yemesini, içmesini ve cinsi arzularını
bırakmıştır. Oruç doğrudan doğruya bana edilen (riya karışmayan)
bir ibadettir. Onun sayısız sevabını da, doğrudan doğruya ben
veririm. Halbuki başka ibadetlerin hepsi on misliyle ödenmektedir"
(Sahih-i Buharî Muhtasarı Tecrid-i Sarih Tercümesi, VI, 248, Hadis
no: 897).
Orucun Şartları
Bir insana orucun farz olması için onda üç şartın bulunması
gerekir. Birincisi; İslâm'dır. Bilindiği gibi, bir ibadetin sahih
olabilmesi için mükellefin ihlâsla tevhid akidesine bağlanması
şarttır. İkincisi; akıl'dır. Delilere ve ehliyet arızası bulunan
kimselere oruç farz değildir. Zira teklifin mahiyetini bilmesi
gerekir. Üçüncüsü; bulûğa ermiş olması lazımdır (Fetavay-ı
Hindiyye, Beyrut 1400, I, 195). İbn-i Abidin "Reddül Muhtar"
isimli eserinde bu konu ile ilgili olarak şunları zikreder: "Niyet
ederek gündüzün orucu bozan şeylerden kendini tutmaktan ibaret
olan oruç, İslâm diyarında olsun, Darül harb'te olsun, aynı
şekilde orucun farz olduğunu bilsin veya bilmesin, hayız ve
nifastan temiz olan müslümandan tahakkuk eder. Ancak akıl ve
bulûğ; Ramazan orucunun farz olması için şarttır. Sahih olmasının
şartı değildir" (İbn-i Abidin, IV, 231). Dolayısıyle oruç;
çocuklara bulûğa ermedikleri süre içerisinde farz değildir. Ancak
onların belirli bir yaştan itibaren bu ibadete alıştırılmaları ve
teşvik olunmaları lâzımdır.
Oruçun edâsının farz olması için gerekli şartlar:
Bir mükellefe orucun edâsının farz olması için onda iki şartın
bulunması gerekir. Birincisi: Sıhhatli olmaktır. Ramazan ayına
hasta olarak giren bir kimse, mümin ve mütehassıs bir doktora
müracaat ederek, orucun kendisine zarar verip vermeyeceğini
öğrenmelidir. Eğer orucun edâsı mümkün olmazsa, sıhhat bulduğu
zamanda kaza eder veya o hastalık sebebiyle ölürse, yakınları
durumu araştırırlar: Hastalıktan kurtulmuş ve nefsine mağlup
olarak tutmamışsa fidye vermeleri müstehaptır. İkincisi: Mukim
olmaktır, yani seferî halde bulunmamaktır. Hanefi fukahası; "Sefer
halinde bulunan kimseye oruç zarar vermeyecekse, tutması menduptur.
Çünkü Allahu Teâlâ (c.c): "Oruç tutmanız sizin için daha
hayırlıdır" (el-Bakara, 2/184) buyurmuştur. Resul-u Ekrem
(s.a.s)'in: "Sefer halinde iken oruç tutmak bir (itaat ve iyilik)
değildir" hadisi, "güçlük durumuna hamledilir" hükmünde görüş
birliğindeler. Bilindiği gibi ruhsat; kulların özürlerine binaen
meşrû kılınmış hükümleri içine alır. Seferî halde bulunmak
güçlükten uzak olmaz. Ancak Ramazan ayında tutulan oruçla, diğer
zamanlarda tutulan oruç aynı değildir. Dolayısıyle "Ruhsat-ı
Terfih"teki esas; azimetle amelin meşrûiyetini düşürmesidir. İslâm
âlimlerinden bazıları; yukarıda zikrettiğimiz hadisin zahirini
esas alarak "Seferî halde iken oruç tutulmaması gerektiğini" ifade
etmiştir.
Oruç'un edâsının sahih olmasının şartları: Bu hususta da iki
şartın bulunması gerekir. Birincisi, niyet etmek; ikincisi,
kadınlar için hayızdan ve nifas'tan temizlenmektir. Bilindiği gibi
niyet; kalbe ait olan kat'i bir azimdir. Mükellefin oruç
tutacağını kalbi ile bilmesi ve azmetmesi niyet hükmündedir. Bunu
dili ile söylemesi ise sünnettir. Nehrü'l Fâik'te de bu şekilde
zikredilmiştir (Fetevay-i Hindiyye, I, 195). Ramazan-ı Şerif
ayında her günün orucu için ayrı ayrı niyet etmek esastır (Fethül-Kadir,
II, 46). Zira her günün orucu başlıbaşına bir ibadet hükmündedir.
Oruç'un Vakti:
Kur'an-ı Kerim'de "Oruç (günlerinin) gecesinde kadınlarınıza
yaklaşmak size helâl kılındı. Onlar sizin için, siz de onlar için
birer libbassınız. Allah nefislerinize karşı zayıf göstermekte
olduğunuzu bildi de, tevbenizi kabul etti, sizi bağışladı. Artık
(bundan sonra geceleri) onlara yaklaşın ve Allah'dan hakkınızda
yazdığını isteyin. (Bütün gece) fecr(i sadık) olarak ak iplik,
kara iplikten seçilinceye kadar yeyin, için!. Sonra geceye kadar
orucunuzu tamamlayın " (el-Bakara, 2/187) hükmü beyan
buyurulmuştur. İmam-ı Serahsî, bu ayet-i kerime'de zikredilen
"siyah ve beyaz iplik" kelimelerinin renk manasına kullanıldığını,
ufuktaki yaygın beyazlığın zahir olması ile oruca başlamak
gerektiğini kaydetmektedir (Serahsî, el-Mebsut, III, 54). Esasen
İslâm bilginleri "Orucun vaktinin fecr-i sadıkla başlayacağı ve
güneş batıncaya kadar devam edeceği" hususunda müttefiktirler.
Sadece ikinci fecrin (fecr-i sadık'ın) ilk doğduğu ana mı, yoksa
beyazlığın ufukta dağılmaya başladığı zamana mı itibar edileceği
hususunda farklı görüşler vardır. Şemsü'leimme el-Hulvânî bu
hususta "Birinci görüşe uymak yani ilk ana bakmak, ihtiyata daha
uygundur. İkinci görüş ise, oruç tutacaklar için daha geniştir.
Âlimlerin çoğu da bu görüşü benimsemişlerdir" demiştir (el-Fetevay-ı
Hindiyye, I, 194).
Sahur'a Kalkmak:
Malik b. Enes (r.a)'den rivayet edilen Hadis-i Şerif'te Resul-u
Ekrem (s.a.s)'in: "Sahur yemeği yiyiniz. Çünkü sahur yemeğinde
bolluk (bereket) vardır" buyurduğu bilinmektedir. İmam-ı Merginanî,
bu hadis-i şerifi zikrettikten sonra:
"Müstehap olan sahur yemeğini yemek ve onu geciktirmektir. Zira
Resul-u Ekrem (s.a.s), "Üç şey mürsellerin ahlakındandır: İftarda
acele etmek; sahuru geciktirmek ve misvak kullanmak" buyurmuştur.
Ancak mükellef fecr-i sadık'ın durumu hakkında şüpheye düşerse,
haramdan kurtulmak için yemeyi, içmeyi terketmelidir (Merginanî,
el-Hidâye, I,129) diyerek konuya açıklık getirir. Şurası
muhakkaktır ki; sahura kalkıp bir şeyler yemek, oruç tutmak
niyetiyle olur. Nitekim Fetevay-ı Hindiyye'de:
"Ramazan-ı Şerif ayında sahura kalkmak bir niyettir. Necmüddin
Neseî de böyle der. Ancak sahura kalkmak, sadece o günün orucu
için niyet hükmündedir. Başka bir günün orucu için niyet yerine
geçmez" (I,195) diye kaydedilir.
Sahurun delili, Ebû Davûd'un dışındaki hadis imamlarının Hz. Enes
(r.a)'den rivayet ettikleri hadistir. Resulullah (s.a.s) "Sahura
kalkın!. Çünkü sahurda bereket vardır" buyurdu. Buradaki
bereketten murad, ertesi günün orucuna kuvvet kazanmak veya
sevabın ziyadeliği olduğu söylenmiştir. Sahur, seher vaktinde
yenilen yemektir". Bu gecenin son altıda birindedir. İslâm
alimlerinin sözlerinde bu sünnetin sadece su ile yerine
getirileceğini açık olarak görmedim. Ama hadisin zahiri bunu ifade
ediyor. Hadis, İmam Ahmed (r.a)'in rivayet ettiği "Sahurun hepsi
berekettir. Onu bırakmayın!. Velev ki biriniz bir yudum su olsun
içsin. Çünkü sahura kalkanlara Allah (c.c) ve melekleri salat
eylerler" hadis-i şerifidir. Mükellef olan her mümin sahura kalkma
hususunda titiz olmak durumundadır. Bunun müstehap olduğunda icma
vardır. Meşru bir mazeret sebebiyle sahura kalkamayanların durumu
müstesnadır.
Orucun Çeşitleri: Oruç ibadeti farz, vacib ve nafile olmak üzere
üçe ayrılır. Farz olan oruç da kendi arasında ikiye ayrılır.
Birincisi Ramazan-ı Şerif orucu gibi muayyen olan farz oruç;
İkincisi, muayyen olmayan farz oruç; Meşru bir sebeple kazaya
bırakılan Ramazan orucu ve kefaret sebebiyle tutulacak oruç gibi.
Hükmen vacib olan oruçlar da, kendi aralarında muayyen ve gayr-i
muayyen olmak üzere ikiye ayrılır. Muayyen olan vacib oruç,
mükellef tarafından gün tayin edilerek adanan oruçtur. Meselâ,
"falanca ayın ilk gününde oruç tutmak üzerime vacib olsun"
diyerek, kendi nefsine vacib kılmak gibi!. Eğer mükellef muayyen
bir vakit tayin etmeksizin oruç nezrederse, dilediği zaman edâ
edebilir. Buna da gayri muayyen vacib oruç denilir. Allahu Teâlâ
(c.c)'nın rızasını kazanmak niyetiyle tutulan nafile oruçlar da,
ayrı bir türdür.
Orucu Bozmayan Şeyler: Resul-u Ekrem (s.a.s)'in, unutarak yiyen ve
içen bir sahabeye hitaben "Orucunu tamamla!. Sana ancak Allahu
Teâlâ (c.c) yedirdi ve içirdi" (İbnül-Hümam, Felhül-Kadir, ll, 62)
buyurduğu bilinmektedir. Dolayısıyle oruç tutan bir mükellef
unutarak yer, içer veya cima ederse orucu bozulmaz. Bu hususta
orucun farz veya nafile olması arasında fark yoktur (Molla Hüsrev,
Dürerül-Hükkâm, I, 64).
Oruca niyet etmiş bir mümin uyur ve uykuda iken ihtilâm olursa,
orucu bozulmaz. Zira Resul-u Ekrem (s.a.s) "Üç şey vardır ki,
bunlarla oruç, tutan kimse iflas etmiş olmaz: Kan aldırmak, kusmak
ve ihtilâm" hükmünü beyan buyurmuştur. Esasen ihtilâmda cinsi
münasebetin ne sureti, ne mahiyeti mevcut değildir. Herhangi bir
kadına baktığı ve bu sebeble menisi geldiği zamanda da durum
aynıdır. Bu da düşünerek menisi gelen kimse gibidir (Merginânî,
Hidaye, I, 122).
Resul-u Ekrem (s.a.s)'in "Kim kusmak zorunda kalırsa, ona kaza
yoktur. Her kim de kasden kusarsa kaza etsin"buyurduğu sabittir.
Hanefî fukâhası; "Kusma ile oruç bozulmaz. Fakat isteyerek ve
kasden kusan kimse ağız dolusu ve bir kaç defa kusarsa, kaza
etmesi gerekir" hükmünü, zahirü'r rivaye olarak benimsemiştir.
Bunların dışında: "Göze sürme çekmek, krem ve zeytinyağı gibi
yağlı maddeleri vücûda sürmek, dedi-kodu ve gıybet yapmak, kendi
arzusu ve fiili olmaksızın boğazına duman, un, toprak tozu veya
sinek kaçması; cünüp olarak sabahlamak; iftar etmeye niyet edip de
iftar etmemek; yemeksizin herhangi bir maddenin tadını boğazında
hissetmesi; mesaneye geçmemek şartı ile erkeğin tenasül uzvuna su
veya yağ gibi maddelerin akıtılması; yara üzerine konan kuru ilâç;
burunda birikmiş olan sümüğü boğaza çekip yutmak; nohut tanesinden
daha küçük olan ve dişler arasında bulunan yiyeceği yutmak" orucu
bozmaz (Fetevay-ı Hindiyye, I, 202-204). Ancak başta dedi-kodu ve
gıybet olmak üzere, bu fiillerin tamamından kaçınmak gerekir.
Nitekim Resul-u Ekrem (s.a.s)'in: "Kim yalan söylemeyi ve yalan
ile amel etmeyi bırakmazsa, Allahu Teâlâ (c.c) o kimsenin
yemesini, içmesini bırakmasına hiç kıymet vermez, iltifat
buyurmaz"hadisi, önemli bir konuyu gündeme getirmektedir: Yalan,
gıybet ve dedikodu gibi fiiller, orucun sevabına zarar verir.
Hatta İmam Evzaî'nin ve Süfyan-ı Sevrî'nin "Gıybet ve yalan orucu
bozan hallerdendir. Oruçlu iken gıybet eden kimselerin ve yalan
söyleyenlerin kaza etmeleri gerekir" (İbn Hacer, Fethul-Bâri,
Kahire 1959, IV, 73) buyurduğu bilinmektedir. Bu müctehidlerin "Evzaî'lik"
ve "Sevrîlik" mezheplerinin kurucusu olduğu dikkate alınırsa,
meselenin ciddiyeti daha iyi kavranır. Bugün bu iki mezhebin
izleyicileri yoktur. Ancak yalan, dedi-kodu ve gıybetin bütün Ehl-i
Sünnet'in müctehid imamlarınca "haram" kabul edildiği sabittir.
Dolayısıyla, oruç tutan her mükellef gerek zahirî, gerek bâtinî
şartlarına riayet hususunda çok titiz olmak mecburiyetindedir.
Orucu Bozan ve Kefareti Gerektiren Haller:
Resul-u Ekrem (s.a.s)'in: "Oruç, vücûda girenden dolayı bozulur" (İbnül-Hümâm,
II, 72) buyurduğu bilinmektedir. İnsan, fıtratının gereği olarak
gıda maddelerini boğaz vasıtasıyla vücûduna ulaştırır. Malum
olduğu gibi en tabii yol budur. Bunun dışında kulak, burun, ön ve
arka menfezler gibi, arızî yollarla da vücûda ilâç vs. gibi
şeylerin girmesi mümkündür: Kur'an-ı Kerim'de "Amellerinizi iptal
etmeyiniz" (Muhammed, 47/33) hükmü beyan buyurulmuştur. Farz olan
Ramazan-ı Şerif orucunu kasden ve taammüden bozmak büyük bir
cinayettir. İhlâsla niyet ettiği bir ameli meşrû bir sebep yokken
bozmak "Ameli iptal etmek" hükmündedir. Fukaha, Resulullah
(s.a.s)'ın "Kim Ramazan ayında orucunu bozarsa; onun üzerine zıhar
yapan kimsenin üzerine lâzım gelen şey (keffaret) gerekir"
hadisini esas alarak, "Kasden orucunu bozan mükellef; arka arkaya
olmak şartı ile altmış gün oruç tutmak mecburiyetindedir. Bu, o
mükellef üzerine farzdır. Ayrıca aynı (bozduğu) orucu kaza etmesi
gerekir. Bir mükellefe hem kaza, hem keffaret'in gerekli olması
için bazı şartların tahakkuku gereklidir.
1) Kasden orucu bozmuş olmak şarttır: Oruca niyet eden mükellef
hata ederek iftar ederse, sadece kaza gerekir. Meselâ abdest
alırken ağzına su verdiği anda, elinde olmayarak boğazına su
kaçarsa orucu bozulur. Ancak bu fiilde kasıt unsuru mevcut
değildir. Günü gününe kaza etmesi gerekir.
2) Kendi iradesi ile bozmuş olmalı; zorlama ve ikrah
bulunmamalıdır: Kendisiyle cim'a edilen kadın, bu fiile razı
olmuşsa; hem kaza, hem keffâret gerekir. Ancak cima zorlama ve
ikrah sonucu olmuşsa, kadına sadece gününe gün kaza gerekir. Çünkü
orucunu bozması hususunda zorlanmıştır, ihtiyarı mevcut değildir.
3) Oruca başladıktan sonra hastalanmaması veya sefere çıkmaması
esastır: Mükellef oruca niyet ettikten sonra hastalanır veya
sefere çıkarsa, muhayyerdir. İster durumuna katlanır orucunu
tamamlar; ister iftar ederek gününe gün kaza eder.
4) Mükellef Ramazan orucunu tutarken, geceden niyet etmiş
olmalıdır.
5) Mükellef orucunu bozarken, tabii gıdalardan veya gıda yerine
geçebilecek yiyecek ve içeceklerden faydalanmış olmalıdır: Meselâ
çakıl taşını veya demir parçasını yutan kimsenin orucu bozulur.
Ancak keffâret gerekmez. Zira bunlar gıda olmadığı gibi, gıda
yerine geçecek besleyici özelliğe de sahip değildirler (Merginanî,
Hidâye, I, 124).
Orucu bozan ve sadece kazayı gerektiren hususlara gelince;
Mükellefin herhangi bir kasdı olmadan, zorlama ve hata sonucu
orucu bozulursa, gününe gün kaza etmesi gerekir. Meselâ Ramazan
ayında oruca niyyet eden bir mümin, unutarak yeyip-içer veya cima
eder, daha sonra da sırf cehaleti sebebiyle orucunun bozulduğu
zannına kapılarak iftar ederse; günü gününe kaza eder. Kezâ,
kustuğu için veya kan aldırdığı için orucunun bozulduğunu zanneden
ve sırf bu zan sebebiyle orucunu yiyen kimsenin durumu da aynıdır.
Zorla iftar ettirilmiş olan kimsenin veya hataen orucunu bozmuş
olan mükellefin de sadece kaza etmesi esastır. Keffâret lâzım
gelmez (Fetevây-ı Hindiyye, I, 201).
Bu durumlarda şu kaide uygulanır: Kasden ve kendi ihtiyarîyle
herhangi bir meşru özrü bulunmadan Ramazan orucunu bozan mükellefe
hem kaza, hem keffâret gerekir. Bunun dışında, kendi ihtiyarı
olmaksızın ve meşru bir özür sebebiyle orucunu bozan kimseye,
sadece gününe gün kaza gerekir.
Orucu bozan ve sadece kazayı gerektiren hususlar şunlardır.
1) Mazmaza ve istinşak (Ağıza ve buruna su verme) anında midesine
su kaçıran kimsenin orucu bozulur. Gününe gün kaza gerekir.
2) Cünûb olarak sabahlayan bir mümin gusül abdesti alırken
boğazına su kaçırırsa orucu bozulur; kaza gerekir. Bu sebeble,
cünüb olarak sabahlamamaya özen göstermek veya gusül abdesti
alırken dikkatli olmak şarttır.
3) Oruca niyet eden mükellef çakıl, kuru çamur, pamuk, kuru ot ve
kağıt gibi gıda özelliği olmayan maddeleri yutarsa orucu bozulur;
kaza gerekir.
4) Meşrû bir özür sebebiyle; makadından şırınga (iğne) yaptıran
veya mesanesine ilâç veren kimsenin orucu bozulur, gününe gün kaza
gerekir.
5) Kendi iradesi olmaksızın ağzına kar ve yağmur tanesi kaçan ve
bunu yutan kimsenin orucu bozulur; gününe gün kaza gerekir.
6) Bir kimse oruçlu iken karısını öpse ve bu sebeble inzal vaki
olsa, orucu bozulur. Gününe gün kaza gerekir.
7) Ramazan ayının dışında herhangi bir oruca niyet eden mükellef,
orucunu kasden dahi bozsa, kaza vacib olur; keffâret gerekmez.
Keffâret sadece Ramazan-ı Şerif orucunun bozulması ve bu fiilde
mükellefin kasdı sebebiyle gündeme giren bir cezadır.
Boğaza huni ile bir şey akıtmak; ağzına aldığı bir şeyle boyanmış
tükrüğü yutmak; karnında veya başında olan bir yaraya akıtılan
ilaç mideye veya beyine ulaşmak; zorla oruç bozmak; dişleri
arasında kalan nohut tanesi kadar şeyi yemek; unutarak bir şey
yedikten sonra orucun bozulduğunu sanarak bile bile yemek ve
içmek; kendi isteğiyle ağız dolusu kusmak; ağız dolusu gelen veya
getirilen kusmuğu geri çevirmek; kendi isteğiyle boğazına veya
genzine duman çekmek; sabah olmuşken, daha vakit var diye sahur
yapmak; güneş batmadan, battı zanniyle oruç açmak; Ramazan
orucundan başka bir orucu bozmak; Ramazan orucuna niyyet etmeyerek
gündüz yiyip içmek; oruçlu ve mukim iken yolculuğa çıkıp orucunu
bozmak; makata su veya yağ akıtmak, bez veya pamuk sokmak; uyurken
birisinin ağzına su damlatmak; Oruca niyet etmeden bütün günü
oruçlu gibi yemeden içmeden ve cinsî ilişkide bulunmadan geçirmek;
kadının tenasül uzvuna bir şey damlatması, yaş parmağı ile rutubet
salması veya tıkadığı bezin kaybolması; Ramazan orucunu gündüzün
bozduktan sonra hastalık, hayız ve lohusalık gibi şer'i bir özrün
meydana gelmesi gibi durumlarda oruca kaza gerekir.
Ramazan da bunlardan biriyle orucu bozulan kimseye, fecrin
doğuşundan sonra temizlenen hayızlı ve nifaslı kadına, ikamet eden
misafire, sıhhat bulan hastaya, iyileşen deliye, buluğa eren
çocuğa, müslüman olana günün geri kalan kısmını oruçlu gibi
geçirmek farzdır. Bir görüşe göre de müstehaptır. Bu şekilde
vaktin hakkı verilmiş olur. Son ikisi hariç diğerlerinin,
tutamadıkları oruçları uygun bir vakitte kaza etmeleri gerekir.
Resul-u Ekrem (s.a.s)'in: "Sana şüphe veren şeyi terk et; şüphe
vermeyen şeye bak!. " (Fethül-Kadir, II, 94) buyurduğu
bilinmektedir. Dolayısıyla, her mümin oruç ibadetini edâ ederken
titiz olmak mecburiyetindedir. Meselâ, oruçlu iken banyo yapmak
veya denize girmek, yutmamak şartı ile herhangi bir şeyin tadına
bakmak ve bunun gibi bir çok husus "mekruh" olarak
nitelendirilmiştir. Ancak meşru bir özür sebebiyle bunlara cevaz
verilmiştir. Meşru bir özür mevcut değilken bir şeyin tadına
bakmak veya denize girmek, ibadeti tehlikeye sokabilir. Kaldı ki
orucu bozulan kimsenin dahi gündüz boyunca imsak etmesi
(yeyip-içmemesi) vacibtir.
Oruçluya mekruh olan hususlar şunlardır:
Bir şeyi dilinin ucuyla gereksiz yere tatmak (sinirli bir kocanın
karısı, eşinin kızacağından korkuyorsa yemeğin tuzuna bakabilir);
lüzumsuz yere bir şey çiğnemek (ufak çocuğu için bir şeyi
çiğnemesi gereken bir kadın oruç tutmayan başka birini bulamazsa
kendisi çiğneyebilir); sakız çiğnemek (sakızın evvelce çiğnenmiş”
beyaz ve dağılmaması şarttır. Aksi takdirde mekruh olmakla kalmaz,
oruç bozulur; kendisinden emin olmayan bir kişinin hanımını
öpmesi, boynuna sarılması veya kucağına alması; tükürüğü ağızda
biriktirip yutmak; kan aldırmak ve kendini zayıf düşüreceğini
tahmin ettiği yorucu bir işte çalışmak.
Oruçluya Mekruh Olmayan Şeyler
Misk ve gül gibi bir şey koklamak; gözüne sürme çekmek; bıyığına
yağ sürmek; zayıf düşmeyecekse, kan aldırmak; misvak kullanmak,
ağzı fırça ile yıkamak; ağza su alıp gargara yapmak; burnuna su
çekmek; nefsinden emin olmak ve ileri derecede olmamak şartıyla
öpmek ve sarılmak; serinlemek ve harareti gidermek için duş almak
veya ıslak beze sarınmak (Bu görüş Ebu Yusuf'a aittir. Fetva da
buna göredir).
İftar vaktinde: "Allâhümme leke sumtü ve bike âmentü ve aleyke
tevekkeltü ve alâ rızkike eftartü ve savmi ğadin min şehri
Remadâne neveytü fağfir mâ kaddemtü ve mâ ahhartü" demek
sünnettir. Anlamı: "Allahım senin rızan için oruç tuttum, sana
inandım, sana güvendim senin verdiğin rızıkla orucumu açtım, yarın
ki Ramazan orucuna da niyyet ettim. yaptığım günahları bağışla".
Ayrıca hurma ile; yoksa su ile oruç açmak da sünnettir.
Oruç Tutmamayı Mübah Kılan Özürler:
Kur'an-ı Kerim'de "Ey iman edenler!. Sizden evvelki (ümmet)lere
yazıldığı gibi, sizin üzerinize de oruç yazıldır (farz kılındı).
Ta ki korunasınız. (O Ramazan ayı) sayılı günlerdir. Artık sizden
kim hasta yahut yolcu olursa, tutamadığı günler sayısınca başka
günlerde (tutar). İhtiyarlığından veya şifa ümidi olmayan
hastalığından dolayı (oruç tutmaya) gücü yetmeyenler üzerine de
bir yoksul doyumu fidye (lâzımdır). Bununla beraber kim gönül
isteği ile bir hayır yaparsa, işte bu onun için daha hayırlıdır.
Oruç tutmanız sizin hakkınızda (fidye vermenizden) hayırlıdır;
bilirseniz" (el-Bakara, 2/183-184) hükmü beyan buyurulmuştur.
Dikkat edilirse, hangi hallerin oruç tutmamayı mübah kıldığı nasla
belirtilmiştir.
I) Hasta Olmak: Mükellef, hastalık sebebiyle nefsinin telef
olmasından veya bir azasını kaybetmekten korkarsa, oruç tutmaz.
İmam Merginani "Hastalığın artması veya uzaması bazen ölüme
götürebilir. Bu durumda ondan sakınmak (artmasından veya
uzamasından kaçınmak) gerekir" diyerek konunun hassasiyetine
işaret eder. Hastalık, tecrübe veya mümin bir mütehassıs doktorun
teşhisiyle kesinlik kazanır.
2) Sefere çıkmak (Yolculuk): Ramazan ayında sefere çıkacak olan
bir mükellef, geceden oruca niyet etmeyebilir. Bu mübahdır ve
nasla sabittir.
3) Şeyh-i Fani (İhtiyar) Olmak: Oruç tutmaya gücü yetmeyen ihtiyar
kimse iftar eder ve her gün için bir yoksula fidye verir. İmam
Merginani "Bu hususta asıl olan Allahu Teâlâ (c.c)'nın "Oruç
tutmaya gücü yetmeyenler üzerine de bir yoksul doyumu fidye vermek
lâzım gelir" hükmüdür. Şayet oruç tutmaya gücü yeterse, fidye
batıl olur. Çünkü fidyenin oruç yerini tutabilmesinin şartı,
acizliğin devam etmesidir" (el-Hidâye, I, 127). Şeyh-i fani olma
hali hangi yaşta başlar? Fukaha bu soruya cevap verirken, farklı
yaşlar üzerinde durmuştur. Ancak şeyh-i fanilik (fazla ihtiyarlık)
hali, insandan insana farklılık gösterir. Fetevay-ı Hindiyye'de
(I, 207):
"Şeyh-i fani, ölüme kadar hergün kuvveti noksanlaşan kimsedir ki,
bunlar tekrar kuvvet bulmadan vefat ederler. Bahru'r-Raik'te de bu
şekilde tarif edilmiştir. Bu durumda olan kimseler, dilerlerse
fidyelerini Ramazan-ı Şerif ayının başında, bir defada verirler.
İsterlerse bunu ayın sonuna bırakırlar. Fidye verdikten sonra oruç
tutmaya gücü yeter hale gelirse, vermiş olduğu fidyenin hükmü
geçersiz olur. Bu kimsenin önceden tutamamış olduğu oruçlarını
kaza etmesi gerekir" diye kaydedilir.
4) Hayız ve Nifas Hali: Hayız ve nifas halindeki kadınların oruç
tutmaları haramdır. Hz. Âişe (r.anha) validemiz, "Bizlerden birisi
Resul-u Ekrem (s.a.s) zamanında, hayızdan temizlendikten sonra
orucunu kaza eder, namazı ise kaza etmezdi" (Fethül-Kadir, I,114)
buyurduğu sabittir. Dolayısıyle hayız ve nifas halindeki kadınlar,
o hal içerisinde iken oruç tutamazlar. Daha sonra geçirdikleri
günleri (temizlendikten sonra) kaza ederler.
5) Hamilelik ve Çocuk Emzirmek: Dürrü'l-Muhtar'da: "Zann-ı galip
ile, kendi hayatından veya çocuğunun hayatından korkan hamile
yahut zahirü'r rivayeye göre, anne olsun, süt anne olsun emzikli
kadın oruç tutmayabilir" (İbn Âbidin, IV, 338) hükmü kayıtlıdır.
Esas olan; gerek hamile, gerek çocuk emziren kadınların, kendi
nefislerinin veya çocuklarının helâk olma tehlikesinin
bulunmasıdır. Nitekim Fetevay-ı Hindiyye'de: "Hâmile olan veya
çocuk emziren kadınlar; gerek kendi nefislerinden, gerekse
çocuklarının helâk olmasından korkarlarsa oruç tutmayabilirler
veya iftar edebilirler. Bu durumdaki kadınlara keffaret gerekmez,
daha sonra oruçlarını kaza ederler" denilmektedir (A.g.e., I,
207).
6) Helak Olma Korkusu ve Yılan Sokması: Ramazan ayında, düşmanla
savaşacağını bilen ve oruç tuttuğu takdirde zayıf düşerek
gerektiği gibi cihat edemeyeceğinden endişe eden mücahit oruç
tutmayabilir (A.g.e., I, 208). Dürrül Muhtarda, "Zorlanan (ikrah),
helâk olmaktan veya akli melekelerini kaybetmekten korkan kimse
ile kendisini yılan sokan kimsenin iftar etmesinin mübah olması"
hükmü kayıtlıdır. Bütün bunları, ayette geçen "hasta olma" anlamı
içerisinde düşünebiliriz. Kendisini yılan sokan bir kimsenin
acilen tedavi olması esastır. Bu durumda iftar eder ve gününe gün
kaza yolunu tutar. Çünkü, gecikme halinde telef olma korkusu söz
konusudur. Bunun meşru bir mazeret olduğu sabittir.
Oruçla İlgili Diğer Meseleler: Oruç tutan mükellefin misvak
kullanması sünnettir. Nitekim İbn-i Abidin bu hususla ilgili
olarak şunları zikreder:
"Misvak kullanmak da mekruh değildir. Bilâkis başkaları gibi
oruçluya da sünnettir. Delili, Peygamber (s.a.s)'in "Ümmetime
meşakkat vereceğini bilmesem her abdest aldıkça ve her namaz
kıldıkça onlara misvakı emrederdim" hadisinin umum ifade etmesidir
(İbn Âbidin, IV, 332).
Ramazan ayını baygın geçiren kimse, sıhhat bulduktan sonra
oruçlarını kaza eder. Bu hususta icma vardır. Ancak, bir deli
Ramazan ayının son günü zevalden önce iyileşmiş olsa, kendisine
kaza lâzım gelmez.
Ramazan ayında, gündüz vakti bir çocuk buluğa erse veya kâfir,
müslüman olsa, o günün geri kalan saatlerinde oruçlu gibi
davranır. Yani, orucu bozan şeylerden uzak durur, ondan sonraki
günlerin orucunu edâ eder. Geçen günleri kaza etmesi gerekmez.
Sıhhat bulan hastalar ve seferleri sona eren yolcular, daha önce
tutamadıkları oruçlarını kaza ederler. Bu hususta ihtilâf yoktur.
Alimlerin ekserisinin görüşü budur. Bir mükellefin, daha önceki
Ramazan ayına ait kaza borcu bulunsa, fakat bu sırada Ramazan-ı
Şerif girse; o kimse edâyı kaza üzerine takdim eder. Yani önce,
yeni giren Ramazan ayının orucunu tutar; daha sonra kaza
oruçlarını tamamlar. Nafile olan oruçlarda da, özürsüz olarak
iftar etmek helâl değildir.
Iskât-ı Savm:
Iskât-ı savm, bir müslümanın hayattayken tutmadığı veya tutamadığı
oruç borçlarını, öldükten sonra malından fidye vermek suretiyle
düşürmek demektir. Çok daha sonraları çıkmış bir tabirdir. Bu
tabirin dini literatürdeki ismi "fidye”dir.
Yukarıda ifade edildiği gibi oruç, İslâm'ın beş esasından biridir.
Âkıl-bâliğ olan her müslümana farzdır. Oruç tutmaları farz
olanların bazıları, belli durumlarda oruç tutmakla yükümlü
kılınmamış; oruçlarını sonradan kaza etmelerine izin verilmiştir.
Bunlar, hastalar ve yolculardır. Allah Teâlâ Kur'anda şöyle
buyurur:
"...İçinizden hasta olan veya yolculukta bulunan, tutamadığı
günlerin sayısınca diğer günlerde tutar. (İhtiyarlığından yahut
şifa bulma ümidi olmayan bir hastalıktan dolayı oruç tutmaya
dayanamayanlar, bir düşkünü doyuracak kadar fidye verir"
(el-Bakara, 2/ 184).
Ayetten de anlaşılacağı gibi; hastalar ve yolcular, oruçlarını
daha sonra kaza edebilirler. İhtiyarlık ve devamlı hastalık gibi
sebeplerle daha sonra kaza etme imkanı bulamayanlar ise fidye
verirler. Fidye, bir fakiri bir gün doyurmak demektir. Bir
müslümanın böyle mazeretlerden dolayı hayattayken tutamadığı ve
fidyesini de ödemediği oruç borcu varsa; öldüğünde, malından,
tutamadığı oruçlar kadar fidye verilmek suretiyle borcundan
kurtarılır. İşte bu ameliyeye ıskât-ı savm denir.
Ancak burada, eda şartından dolayı (hasta ve yolcu olmamak)
kaydıyla oruç tutamayanlar söz konusudur. Fakat kasden, hiç bir
mazereti olmadan orucunu tutmayan ve daha sonra bunları kaza
etmeyenlerin durumu da böyle midir? Yani bunlar için, öldükten
sonra fidye verilirse, oruç borcundan kurtulurlar mı? Bunu ancak
Allah bilir.
Bu hususta halk arasında, şöyle bir uygulama vardır: Mesela 62
yaşında ölen birinin 12 yılı büluğ çağı için çıkarılır (62-12:50
yıl). Her yıl için 30 oruç, (30x50:1500 fidye) hesab edilerek
bulunan miktar fidye fakirlere dağıtılır. Böylece ölü, oruç
borçlarından kurtarılmış olur!
Fakat bu işlem doğru değildir. Her şeyden önce Hz. Peygamber
(s.a.s) ve Ashab devrinde böyle bir uygulama yoktur. Diğer
taraftan, ölünün tutup-tutmadığı oruçlar arasında bir ayrım
yapılmamaktadır. Tutulan günler için tekrar fidye verilmekte,
böylece, dinde hiç yeri olmayan bir bid'at ortaya çıkmaktadır.
Ayrıca her Ramazan ayı 30 gün değildir, 29 da olabilir. Öyleyse bu
konuda ne yapılmalıdır?
1. Hastalık veya yolculuk gibi bir sebeple tutulamayan ve daha
sonra da kaza imkanı olmayan oruçlar kadar ölü için fidye verilir.
Bu Kur'an ve Sünnet'e uygundur.
2. Mazeretsiz olarak tutulmayan ve daha sonra kaza edilmeyen
oruçlar kadar da ölü için fidye verilebilir ve ölünün oruç
borcundan affedilmesi içip dua edilir. Çünkü bir ibadeti kasden
terketmek günahtır.
3. Bunların dışında, bir kimsenin oruç borcu yoksa, onun için
ıskât-ı savm adı altında fidye verilmesi yanlıştır, bid'attır.
Belki kabul olmayan oruçları vardır diye de böyle bir ameliye
yapmak caiz değildir. Eğer bu doğru olsaydı, yaptığımız her ibadet
için böyle bir kaza muamelesi gerekirdi. Kulun görevi, emredilen
ibadeti ihlasla yapmaktır. Kabul, Allah'a kalmış bir şeydir. Ve
kul bunu bilmekle mükellef değildir. Kul, samimiyetle ve
şartlarına uygun olarak yaptığı ibadetin Allah tarafından kabul
edileceğini umar.
4 -ZEKÂT VERMEK
Temizlik, artma, bereket. Bir malın belli bir miktarını, Allah'ın
Kur'ân-ı Kerim'de saydığı sekiz sınıftan birisine veya bir kaçına
Allah rızası için vermek. Terim olarak zekât; İslâm'ın beş
şartından birisi olan malî ibadetin adıdır.
Fakirin hakkı çıkarılarak malı, cimrilik kirinden arındırarak da
şahsı temizlediği ve malda berekete sebep olduğu için bu malî
ibadete zekât denilmiştir (Subkî, el-Menhel, Beyrut, 1394, XI,113).
Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de Ey Muhammed! Mallarının bir kısmını
kendilerini temizleyip arıtacak sadaka olarak al" (el-Tevbe,
9/193) ve "...Sarfettiğiniz her hangi bir şeyin yerine O daha
iyisini koyar." (Sebe, 34/39) buyurulur.
Zekâta sadaka da denilir. Bu ismin verilmesinin sebebi zekâtın
malı temizleyip sıhhat ve kemaline sebep olması, zekât verenin de
imânındaki sadakat ve olgunluğuna delalet etmesidir. Ancak sadaka;
hem farz hem de nafile olan malî ibadetler için kullanıldığı halde
zekât sadece farz olanına mahsustur (M. Hamdi Yazır, Hak Dini, II,
933).
Zekât'ın Hükmü
Zekât'ın farz oluşu esah olan görüşe göre fevrîdir. Yani kendisine
zekât vermesi gerekli olan kişi hiç geciktirmeden hemen zekâtını
vermelidir. Aksi halde günahkâr olur (el-Merginânî, el-Hidaye, I,
96; Mehmet Zihni, Nimetü'l-İslâm, II, 5).
Bir kimseye zekâtın farz olması için bazı şartların tahakkuk
etmesi gerekir. Bu şartlar biraz ileride ele alınacaktır.
Zekâtın Önemi ve Hikmeti
Bir şeyin önemi, insanlığın ona olan ihtiyacı ve temin ettiği
fayda ile ölçülür. Zekâtın; zekât veren, zekât alan ve zekât
alınıp verilen toplumda sağladığı faydalar göz önüne alındığında,
onun ne derece büyük bir önem ifade ettiği ortaya çıkar.
Zekât, her şeyden önce kulun Allah'ın emrine itaat edip, kulluğunu
göstermesinin en güzel nişanesidir. Çünkü, zekât vermeyi Allah
emretmiştir. Kulun vazifesi; öncelikle neden ve niçinini
araştırmadan Rabbi tarafından emrolunduğu şeyi yapmaktır.
Müslüman; sevdiği, inandığı Rabbinden aldığı emri, canının yongası
olan malın hiç bir maddî karşılık beklemeden vererek, kulluk
borcunu en güzel şekilde ödemiş olur. Bunun yanı sıra zekât
kişiyi, günah ve cimrilik kirlerinden temizler. İnsandaki, mal
sevgisini kırıp, Allah sevgisinin ön plana geçmesine sebep olur.
"Ey mü'minler! Sizi mallarınız ve çocuklarınız Allah'ı anmaktan
alıkoymasın, böyle olanlar hüsrana uğrayanlardır" (Münafıkun,
63/9) âyet-i kerîmesinin işaret ettiği manayı gerçekleştirir.
Zekât fakirler açısından da son derece önemlidir ve onlar için en
büyük garantidir. Çünkü, o sadece fakirin hakkıdır ve mutlaka
fakire verilecektir. İnsanların koyduk(arı vergilerin toplanma ve
sarfedilme yerleri devirlere ve devletlere göre değişebilir.
Devlet gelirlerinin sarfında fakirlerden çok zenginlerin
gözetildiği de olabilir. Kaynak ve sarf yerini Allah ve Rasûlünün
tesbit ettiği zekât ise böyle değildir. Bunun kimden alınıp kime
verileceği Kur'ân'ı-a belirtilmiştir. Bunu hiç bir kimsenin
değiştirmesi mümkün değildir. Yani bu fon sadece fakirler için
kullanılır.
Zekâtın, toplum açısından önemi de; zekâtı veren ve alan açısından
öneminden daha aşağı değildir. Allah insanların tümünü aynı
kabiliyet ve güçte yaratmamıştır. İnsanların fizikî yapılarında
olduğu gibi malî güçlerinde de farklılıklar vardır. İnsanlar; ya
zengin, ya fakir ya da orta hallidirler.
Dünyanın çeşitli yörelerinde zenginlerin alabildiğine lüks ve
israfa dalmaları, sayelerinde kazanç sağladıkları fakirleri
düşünmemeleri, onlara yardım ellerini uzatmamaları, fakirlerin
kendilerine kıskançlık ve kin duymalarına sebep olmuştur. Bunun
neticesi olarak da toplumlarda sosyal patlamalar, huzursuzluklar
ve isyanlar görülmüştür. İşte zekât, bütün bu olumsuz hadislerin
önünde en güzel seddir. Toplum içerisindeki fertlerin düşecekleri
dar durumlarda onları koruyan sosyal bir düzendir. İnsanlar
arasındaki dayanışmanın sağlanmasına yardımcı olur. Zenginlere
fakirler arasındaki mesafeyi daraltır. Fakirlerin gönüllerinde
zenginlere karşı doğabilecek kıskançlık ve kinleri söndürür.
İnsanlar arasında sevgi ve kardeşliği yayar. Böylece; hem fakirin
aç, susuz ve çıplak kalmasını önler hem de cemiyetin düzen ve
huzurunun bozulmasına engel olur.
Zekâtın Rüknü ve Sebebi
Zekâtın rüknü, temliktir. Yani, bir malın menfaatına her yönden
kendisinden kesip, zekât verilebilecek kişilerden birine veya bir
kaçına vermektir. Temlik olmayan yollarla yapılan bağışlar zekât
sayılmaz. Buna göre; bir zenginin fakirden olan alacağını zekâtına
sayması, Zekât niyetiyle okul, cami vs. gibi bir hayır kurumu
yaptırması Zekât sayılmaz.
Zekâtın sebebi; Zekât verecek olan kişinin belirli bir miktarda
mala sahip olmasıdır. Zekât verilecek malın cinsine göre farklılık
gösteren bu miktara, nisap denilir. Çeşitli malların nisapları,
Zekâta konu olan mallar başlığında ele alınacaktır (Ayrıca bk.
Nisap).
Zekâtın Farz Olmasının Şartları
a- Mükellef açısından gerekli olan şartlar:
Zekât verecek olan kişi akıllı, hür, erginlik çağına ermiş, dinen
zengin ve Müslüman olmalıdır.
Buna göre; Müslüman olmayanlara, delilere, çocuklara ve
hürriyetini kaybetmiş olan köle ve esirlere zengin de olsalar
zekat farz değildir.
Zekâtın farz olmasına engel olan akıl hastalığında (delilik) iki
hal düşünülebilir:
1- Çocukluktan itibaren deli olanlar: Bunların hastalığı devam
ettiği müddetçe mallarına zekât gerekmez. Erginlik çağına
geldikten sonra sıhhate kavuşacak olurlarsa, o tarihten itibaren
kendilerine zekât farz olur.
2- Erginlik çağına geldikleri zaman akıllı oldukları halde
sonradan akıl hastalığına tutulanlar. Bu durumda olanların
hastalıkları bir sene aralıksız devam ederse, o sene kendilerine
zekât gerekmez. Fakat, sene içerisinde bir iki gün gibi az bir
zaman için de olsa sıhhat bulana o senenin zekâtı farz olur. Bu
söylenilenler İmam Muhammed'in görüşüdür. İmam Ebû Yusuf'a göre;
senenin çoğunu sıhhatli geçirmeyen akıl hastalarına o sene için
zekât gerekmez. Bunaklık da; delilik hükmündedir.
Zengin olan çocukların; erginlik çağına geldikleri andan, küçükken
akıl hastası olup da erginlik çağına geldikten sonra sıhhat
bulanların da sıhhat buldukları andan itibaren bir sene geçince
zekât vermeleri gerekir.
Toprak mahsullerinde, hem çocuklara hem de delilere zekât gerekir.
Buna; öşür denilir.
Şafiî, Malikî ve Hanbelî mezheplerine göre; hiç bir ayırım
yapılmadan çocukların ve akıl hastalarının tüm mallarından zekât
gerekir (Merginânî, a.g.e., I, 96; Mevsılî, el-İhtiyar II, 130;
el-Cezîrî, Kitabu'l-Fıkıh ale'l-Mezahibi'l-Erbaa, I, 590, 591).
b- Mal açısından gerekli olan şartlar:
1- Mal, mal sahibinin aslî ihtiyaçlarından ve borçlarından fazla
olarak, nisab* miktarı veya daha fazla olmalıdır.
Aslî ihtiyaç; kişinin ve ailesinin ihtiyaçları olan mal, eşya ve
aletlerdir (bk. "Havâic-i Asliyye" mad).
2- Mal, hakîkaten veya hükmen artıcı olmalıdır.
Hakîkaten artıcı olmasından maksat; malın, ticaret veya üreme
yoluyla çoğalıcı olmasıdır. Buna göre; her türlü ticaret malı,
nesli, sütü ve tüyü alınmak üzere kırlarda otlatılan erkek ve dişi
hayvanlar hakîkaten artıcıdır. Bu şekilde hayvanlara; saime *
denilir.
Malın hükmen artıcı olması; sahibinin veya sahibinin vekili elinde
bulunması suretiyle artırılmaya elverişli olmasıdır. Altın, gümüş
ve paralar bu kabildendir.
3- Malın üzerinden bir yıl geçmiş olmalıdır. Buna; Havelân-ı Havl
veya Havl-i Havelân denilir (bk. "Havelan-ı Havl" mad).
Nisâb miktarı mala sahip olan bir kimseye; o mala sahip olduktan
itibaren bir sene geçtikten sonra zekât vermesi farı olur.
Nisâbın, hem senenin başında hem de sonunda mevcut olması gerekir.
Arada azalıp çoğalmasına itibar edilmez. Zekât verirken malın,
sene başındaki veya sene ortasındaki değil, sene sonundaki
değerine itibar edilir. Mesela; sene başında 500.000 lirası olan
bir kimsenin sene ortasında 300.000 liraya düşse fakat sene
sonunda 600.000 olsa bu şahıs zekâtını 600.000 lira üzerinden
verecektir.
Şafiî mezhebine göre; nisâbda muteber olan zaman senenin sonudur.
Sene sonunda nisâb miktarı olan bir mal, sene başında nisabtan az
bile olsa o mala zekât gerekir.
Zekât verilmesi gereken bir mal; üzerinden bir sene geçtikten
sonra artacak olsa, artan miktar için üzerinden bir sene
geçmedikçe zekât icab etmez. Toprak mahsûllerinin zekâtında;
mahsûlün üzerinden bir sene geçmesi şart değildir. Hasadı
yapıldıktan sonra zekâtlarının verilmesi gerekir.
4- Sahibi, mala tam olarak malik olmalıdır. Bundan maksat; malın,
sahibinin elinde olması ve onda bir başkasının hakkının
bulunmamasıdır. Buna göre; kadının henüz eline geçmeyen mehrine ve
insanın elinde bulunmakla beraber, buna karşılık borcu olan malına
zekât gerekmez. Ancak, borcuna mukabil olanı çıktıktan sonra
geriye kalan miktar nisâba ulaşırsa o fazlalık için zekât gerekir.
Buradâki borçtan maksat; kul borcudur. Keffaret, nezir, hacc, gibi
dinî borçlar zekâtın gereğine manî değildir. Eskiden kalma zekât
borcu da nisâba manidir. Buna göre; elinde nisâb miktarı malı olan
bir kimsenin, eski senelerden kalma zekât borcu olur ve bu borç
düşüldüğünde geri kalan miktar nisâbtan aşağı düşerse, o kimseye
zekât icabetmez.
Satın alınıp henüz teslim alınmayan mal, borçlu tarafından inkâr
edilmeyen, edilse bile isbatı mümkün olan alacaklar ve yolcuların
memleketlerinde olan mallarına zekât gerekir.
Bir kimsenin, sahibi olmakla beraber elinden çıkan ve faydalanması
ya da bir daha kendisine dönme umudu olmayan (denize düşen,
kaybolan mallar; borçlu tarafından inkâr edilip isbatı mümkün
olmayan alacaklar) mallardan dolayı zekât icabetmez.
Haram yolla kazanılan malın zekâtı verilmez. Bu malın, varsa
sahibine verilmesi, bilinmiyorsa fakirlere dağıtılması gerekir.
Zekât Verilirken Bulunması Gereken Şart
Zekât verecek olan bir kimsenin, verdiği zekâtın sahih olması için
niyet etmesi gerekir.
Niyet, ya bizzat zekât veren tarafından fakire verilirken veya
zekâtını verilmesi için bir başkasına teslim ederken ya da zekât
olarak verilmek üzere ayırırken olmalıdır.
Niyet edilmeden fakire verilen bir mal, henüz fakirin elinde iken
zekâta niyet edilecek olursa, zekât olarak sahih olur. Mal fakirin
elinden çıktıktan sonra niyet edilirse bu zekât yerine geçmez.
Zekât verilirken, onun zekât olduğunun fakire bildirilmesi şart
değildir. Hattâ, içten zekâta niyet edildiği halde, verirken hibe
veya borç demek onun geçerliliğine engel olmaz.
Zekâta Konu Olan Mallar ve Bunların Nisapları
Mallar; açık (zâhire) ve gizli (bâtıne) olmak üzere iki kısma
ayrılır (bk. Emvâl-i Zâhira" ve "Emvâl-i Bâtına mad.)
Yılın altı ayından fazlası kırlarda otlayarak beslenen ve ticaret
için değil de, eti, sütü, yünü vs. için tutulan (Sâime) hayvanlar,
bazı toprak mahsulleri, madenleri, yer altından çıkartılan
defineler ve gümrüklerden geçen ticaret malları açık (zâhir)
mallardır. Nakit paralar, altın, gümüş ve depolarda ya da
mağazalarda bulunan ticaret malları da gizli (bâtın)
mallardandırlar. Bu mallardan her biri belirli ölçülerde zekâta
tabîdirler.
Hayvanların Zekatı
Senenin yarıdan çoğunu kırlarda otlayarak geçiren sâime hayvanlar;
eti, sütü ve yünü için beslendikleri takdirde özel nisaplarla
zekâta tabi olurlar. Bu hayvanlar; koyun, keçi, sığır ve
develerdir. Koyun ve keçiler aynı sınıf olarak mütalaa edilirler.
a- Koyunlar ve keçilerin zekatları:
Koyun ve keçilerin nisâbı kırktır. Daha aşağısına zekât gerekmez.
Bunlar biribirlerine ilâve edilirler. Erkek ve dişileri arasında
fark yoktur.
Sayıları kırktan fazla olan koyun ve keçilerin zekâtları şöyledir:
Bundan sonraki her yüzde bir koyun veya keçi verilir. Bu
rakamların arası zekâttan muaftır. Yani 40 koyun için bir koyun
verileceği gibi,120 koyun için de bir tek koyun zekât verilir.
b- Sığır ve mandaların zekâtı:
Sığır ve mandalarda zekât otuzdan başla. Bundan sonrası için zekât
şu şekilde verilir:
Altmış sığırdan itibaren hesap; ilk nisâb olan otuz üzerine otuz
veya kırk ilâvesiyle yapılır. Otuzdan sonraki her kırk için üç
yaşına giren bir dana, her otuz için de iki yaşına giren bir
buzağı verilir. Meselâ; altmış sığır için iki tane iki yaşına
girmiş buzağı, yetmiş sığır için de bir tane iki yaşına girmiş
buzağı ve bir tane de üç yaşına girmiş dana verilir. Seksen
sığırın zekâtı da; iki tane üç yaşında danadır.
Zekât olarak verilecek hayvanın erkek veya dişi olması arasında
fark yoktur.
c- Develerin Zekâtı:
Develerin nisâbı beştir. Deve sayısı beşten yirmi beşe varıncaya
kadar her beş için bir koyun zekât verilir. Yirmi beşten sonra
zekât; devenin kendi cinsinden verilir. Ancak, sayı arttıkça
verilecek devenin yaşı ve sayısı değişir.
Develerin erkekleri ve dişileri zekâta konu olma yönünden
aynıdırlar. Ancak, zekâtın dişi develerden verilmesi icab eder.
Yukarıya aldığımız nisâplar; sâime olan hayvanlara aittir. Senenin
yarıdan çoğunu kırlarda otlamayıp, ahırlarda veya paralı
otlaklarda beslenen hayvanlara; alûfe denilir. Alûfeler ticaret
için tutulmadıkları takdirde kendilerine zekât gerekmez. Ticaret
için beslenen besi hayvanları, ticaret malı olarak zekâta tabi
olurlar.
Atlar, eşekler ve katırlar sâime de olsalar bile, ticaret için
bulundurulmadıkları takdirde sayıları ne olursa olsun zekâta tabi
değildirler.
Çalıştırılan ve yük taşımak için bulundurulan sığır ve develer de
zekâta tabi değildirler. Ticaret için tutulup, altı aydan daha
fazla kırlarda otlayarak beslenen hayvanlar da ticaret malı olarak
zekâta tabi olurlar. Dolayısıyla bunların sayılarına değil
kıymetlerine itibar edilir.
Saime hayvanlar arasında bulunan kör, zayıf ve yaşını doldurmamış
hayvanlar da nisaba dahildirler. Ancak bunların kendileri zekât
olarak verilemezler. Küçük hayvanlar, aralarında kendi
cinslerinden bir tane de olsa büyük hayvan bulunmazsa sayıları ne
olursa olsun zekâta tabi değildirler.
Altın, Gümüş ve Nakit Paranın Zekâtı
Altın ve gümüş, ister külçe ister mamul olsun, nisâb miktarında
olup da üzerinden bir sene geçince %2.5 oranında zekâtlarının
verilmesi gerekir.
Hanefîlere göre; ister zinet olarak, ister bir ihtiyaca
sarfedilmek üzere bulundurulsun, elde bulunan bütün altın ve
gümüşlere zekât gerekir. Şafiîlere göre ise; kadınların
ziynetlerine ve erkeklerin gümüş yüzüklerine zekât icabetmez.
Altının nisabı, 20 miskal, gümüşün nisabı da, 200 dirhemdir.
Dirhemin, örfî ve şer'î olmak üzere iki ayrı ölçüsü vardır. Ancak,
memleketimizde bu gün için bu ölçüler kullanılmadığına göre,
nisâbda şer'î dirheme itibar edilmelidir. Buna göre, 20 miskal
altının karşılığı; 80.18 gr., 200 dirhem gümüşün karşılığı da;
561.2 gr.dır.
Altın ve gümüşün zekâtlarında kıymetlerine değil, ağırlıklarına
itibar edilir.
20 miskal (80.18 gr)'dan fazla olan altın 4 miskal (16.03) gr.'a,
200 dirhem (561, 2 gr)'den fazla olan gümüş de; 40 dirhem (112.22
gr'a) varmadıkça bu fazlalıktan dolayı zekât gerekmez. Ancak bu
fazlalık, varsa paraya veya ticaret malına eklenir.
Her birisi nisâba ulaşmayan altın ve gümüş, İmam Azam'a göre
kıymetleri, İmameyn'e göre ise miktarları itibariyle biribirlerine
eklenirler. Bunlar, paralara veya ticaret mallarının kıymetlerine
de eklenirler. Çünkü ticaret malları ve paraların nisâbının aynı
cinsten olması şart değildir. Dolayısıyla, bir kimsenin her biri
nisâba ulaşmayan altın, gümüş, para ve ticaret malı olsa bunların
toplam kıymetleri nisâba ulaşırsa hepsi birden zekâta tabi
olurlar.
Elde bulunan nakit paralar veya her an paraya çevrilebilen
tahviller, aynen altın ve gümüş gibi zekâta tabidir. Bunların ve
ticaret mallarının nisâbı, hem altına hem de gümüşe göre
değerlendirilebilir. Bu konuda fakir için daha faydalı olanı esas
alınmalıdır. Ancak, günümüzün ekonomik şartları gözönüne
alındığında, bu malların nisâbının tayininde altının esas
alınmasının daha uygun olduğunu görürüz (Yusuf el-Kardavî, Fıkhu'z-Zekât,
Beyrut 1981, I, 265).
Para elde değil de, başkasının zimmetinde alacak olarak bulunursa
alacağın çeşidine göre zekât durumlarında farklılıklar olur.
a- Kuvvetli alacakla: Satılan ticaret malının bedeli ve borç
olarak verilen paranın karşılığı olan alacaklardır. Bu alacaklar,
borçlular tarafından inkâr edilmedikçe, borçlunun zimmetinde
kaldıkları sürenin zekâtı alacaklar tahsil edilince ödenir.
b- Orta alacaklar: Ticaret için olmayan bir malın satılması
karşılığında olan alacak ve kira bedelleridir. Bu tür alacaklar da
zekâta tabi olma yönünden birinci maddedekiler gibidir. Fakat tam
nisâb miktarı kadarı tahsil edilmedikçe zekâtlarının hemen
verilmesi gerekmez.
c- Zayıf alacaklar: Kadının kocasından alacağı, mehir *, vârisin *
elinde kalan vasiyet * bedeli gibi, bir mal karşılığı olmayan
alacaklardır. Bu türden olan alacaklarda geçmiş seneler için zekât
gerekmez. Tahsil edilip, üzerlerinden bir sene geçtikten sonra
zekâtlarının verilmesi gerekir.
Borçlu olan kişi önce borcunu inkâr eder, bir kaç sene sonraki
borcunu kabul edip alacaklıya öderse geçmiş senelere ait olan
zekâtın ödenmesi gerekmez.
Ticaret Mallarının Zekatı
Cinsi ne olursa olsun, ticaret maksadı ile alınıp satılan tüm
mallar nisâba ulaştıkları takdirde % 2.5 oranında zekâta
tabidirler. Bu malların nisâbı, kıymetlerinin altın ve gümüş
nisâbına ulaşması ile sabit olur.
Ticaret mallarında zekât, elde edilen kâra göre değil, sermaye ve
kârın toplamına göredir. Bu durumda, sene başında nisâb miktarına
ulaşmış olan ticaret mallarının sene sonundaki kıymetleri esas
alınarak zekâtları verilir.
Ticaret malları kendi aralarında birbirlerine eklendikleri gibi,
ticaret için olmayan altın, gümüş ve paraya da ilave edilirler.
Sene içerisinde bir başka mal ile değiştirilmeleri, malın
üzerinden bir sene geçmesi şartını engellemez.
Bir malın, ticaret malı sayılması satın alınırken veya satması
için bir kimseye verilirken ticaret maksadıyla olduğuna niyet
edilmesine bağlıdır.
Ticaret maksadıyla kırlarda veya ahırlarda beslenen hayvanların
zekâtı, kıymetlerine göre % 2.5 nisbetinde verilir.
Toprak Mahsullerinin Zekâtı
Öşüre * tabi arazilerden elde edilen mahsul, İmam Ebû Hanîfe'ye
göre; miktar ve cinsine bakılmaksızın belirli oranda zekâta
tabidir. Bu oran, sulama masrafı gerektiren arazilerde % 5,
gerektirmeyenlerde % 10'dur. Ebû Yûsuf ile Muhammed'e göre, toprak
mahsûllerinde zekâtın gerekli olması için, mahsûlün en az 5 vesk
(875 kg) olması ve ürünün müdahalesiz bir yıl kalabilecek cinsten
bulunması gerekir.
Toprak mahsullerinden alınan bu zekâta; öşür denilir.
Çocukların ve delilerin arazilerinden elde edilen mahsûle de zekât
gerekir.
Maden ve Definelerin Zekatı
Zekâta konu olmaları yönünden madenler üç çeşittir:
a- Ateşte eriyenler (demir, bakır vb): Bu madenlerin % 20'si zekât
olarak devlete aittir. Kalanı madenin bulunduğu arazi
sahibinindir. Devlet arazisinde bulunan madenler tamamıyla devlete
aittir.
b- Ateşte erimeyenler (mermer, alçı vb): Bu madenlerin aynına
zekât gerekmez. Maden, bulunduğu arazinin sahibi varsa ona, yoksa
bulana aittir.
c- Sıvı halinde olanlar (petrol vb): Bunlar da, ikinci maddedeki
madenler gibidirler.
Ancak, bu madenleri işletenler, madenden ellerine geçen paranın
zekâtını verirler.
Define: Önceden toprak altına gömülüp, sonradan başkaları
tarafından bulunan mal ve paradır(bk. Define). Bunların zektları
da definenin durumuna göre farklılık gösterir.
Define islâmî ise yani bulunan malın üzerinde; Allah, şehadet
kelimesi gibi, onun müslümanlara ait olduğuna delalet eden bir
işaret bulunursa bu define yitik mal hükmündedir. Biliniyorsa
sahibine verilir, bilinmiyorsa, fakirlere dağıtılır (bk. "Lukata"
mad). Define cahilî ise yani bulunan malın üzerinde put resmi
gibi, kâfirlere ait olduğuna dair bir işaret varsa bunun % 20'si
devlete, kalanı içinde bulunduğu arazi sahibine aittir. Arazi
sahipsiz ise bulunan mal, bulanın olur. Definenin İslâmî mi yoksa
cahilî mi oldu bilinemiyorsa; bir görüşe göre bu mal İslâmî
sayılır, diğer bir görüşe göre cahilî sayılır.
Fabrika, Kiralık Bina ve Ticarî Maksatla Kullanılan Taşıt
Araçlarının Zekâtı
Müctehid alimlerin yaşadıkları devirlerde, büyük çapta atölye ve
fabrikalar, kira elde etmek için yaptırılıp kiraya verilen binalar
ve büyük taşıt araçları yoktu. Onun için bu tür malların zekâtları
konusunda büyük imamlardan fazla bir şey nakledilmiş değildir.
Sadece Ahmed b. Hanbel'den, evini kiraya veren bir kimsenin,
kirayı alınca onun zekâtım vermesi gerektiğine dair bir görüş
nakledilmiştir (İbn Kudâme, el-Muğnî,III, 29, 47).
Asrımızda fıkıhla uğraşan tanınmış âlimlerinden Muhammed Ebû
Zehra, Abdü'l-Vehhab Hallâf ve Abdurrahman Hasen'in 1952'in
senesinde Şam'da yaptıkları bir toplantı neticesinde vardıkları
sonuca göre: Bu tür malların zekâtları menkul ve gayri menkul
oluşlarına göre değişir. Kiraya verilen bina, mağaza ve fabrika
gibi gayri menkul (taşınmaz) olanlar araziye benzerler. Yani
bunların aynılarından zekât alınmaz. Gelirlerinden toprak
mahsûllerinde olduğu gibi % 5 veya % 10 oranında zekât alınır.
Eğer masrafları çıkarılmak suretiyle bu malların safi gelirleri
tesbit edilebilirse zekât oranı % 10, safi gelir tesbit
edilemiyorsa zekât oranı brüt gelirin % 5'i dır.
Otobüs, kamyon ve gemi gibi taşınır nakliye vasıtalarının
zekâtları ise; kendi kıymetlerinin % 2.5 dır (Kardavî, a.g.e., I,
476-479). Ancak, Yusuf el-Kardavî, bu tür malların taşınır ve
taşınmaz diye bir ayırma tabi tutulmadan birlikte mütalâa edilmesi
gerektiğini söyler (Kardavî, a.g.e., I, 480).
Zekâtın Ödenmesi
Esas itibariyle açık (zahir) malların zekâtını almak devlete
aittir. Gizli (batın) malların zekâtlarını ise sahipleri kendileri
istediklerine verirler. Ancak, zamanımızda bu görevi yerine
getirecek bir islâm devleti bulunmadığı için bütün malların
zekâtlarının sahipleri tarafından hak sahiplerine verilmesi
gerekir. Zekât; malın üzerinden bir sene geçtikten sonra
verilebileceği gibi, daha önce de verilebilir. Zekât malın
aynından da kıymetinden de verilebilir. Kıymet takdir edilirken,
zekâtın farz olduğu günkü değeri esas alınır.
Zekâtın, fakire mülkü olması üzere verilmesi gerekir. Dolayısıyla,
zekât niyetiyle fakire yemek yedirmek, cami, okul-gibi bir hayır
kurumu yaptırmakla zekât verilmiş sayılmaz.
Zekâtın verileceği yerler, Kur'ân-ı Kerîm'in Tevbe sûresinde
belirtilmiştir (bk. et-Tevbe, 9/60). Bu âyette belirtilen sınıflar
şunlardır:
a- Fakirler (bk. "Fakir" mad)
b- Miskinler (bk. "Miskin" mad).
c- Âmiller (bk. "Âmil" mad).
d- Müellefe-i Kulûb (bk. Müellefe-i Kulûb)
e- Mükâteb Köle (bk. "Mükatebe" mad).
f- Borçlular: Borçlu * olup, bunun karşılığından fazla olarak
nisap miktarı malı olmayanlardır.
g- Allah yolunda cihad edenler: Bunlar, Allah için savaşa katılmak
istediği halde maddî imkânsızlıktan dolayı silah ve nafakasını
temin edemeyenlerdir.
h- Yolcular: Memleketlerinde malları olsa bile, gittikleri yerde
parasız kalanlardır.
Zekât, bu sayılan gruplardan her hangi birisine verilebilir. Her
gruba verilmesi şart değildir. Şafiî mezhebine göre zekâtın, en az
her gruptan üç kişiye verilmesi gerekir.
Aslî ihtiyaçlarından fazla olarak nisâb miktarı mala sahip olan
kişiye, bu malı artıcı olsa bile zekât verilemez (bk. "Zenginlik"
mad).
Bir kimse zekâtını, hanımına, usûl ve fürû'na veremez (bk.
"Usul-fürû" mad). Bunların dışında zekâta ehil olan herkese
verilebilir. Ancak, önce kendi akrabalarından başlaması daha
iyidir. Zekât verilen kişinin müslüman olması şarttır. Müslüman
olmakla beraber, dinî Görevlerini yerine getirmeyen veya aldığı
zekâtı meşru olmayan yollarda harcayacağı bilinen kişilere zekât
verilebilirse de salih müslümanlara verilmesi daha uygundur.
Zekâtın, malın bulunduğu yerdeki fakirlere verilmesi daha efdaldir.
Başka bir yere gönderilmesi de caizdir.
5 - HACCA GİTMEK
İslâm'ın temel ibadetlerinden biri. Arafat'ta belirli vakitte bir
süre durmaktan, daha sonra Kâbe-i Muazzama'yı usûlüne göre ziyaret
etmekten ibaret olan ve İslâm'ın şartlarından birisini teşkil eden
ibadet.
Hac, HCC kökünden bir mastar olup; müslümanlara göre, bir farzın
edası, hristiyanlara göre ise ibadet ve teberrük amacıyla mukaddes
toprakları ziyaret etmek, demektir. Kur'an-ı Kerîm'in 22. suresinin
adı da "Hac Suresi"dir.
Hac ibadeti maksadıyla ziyaret edilecek olan yerler; Kâbe, Arafat ve
çevresidir. Zamanı ise hac ayları diye isimlendirilen; Şevval,
Zilkâde ve Zilhicce aylarıdır. Hac'da her fiil için özel zamanlar
vardır. Ziyaret tavafının, kurban bayramı sabahından, ömrün sonuna;
Arafat'ta vakfenin ise, arefe günü zevalden, kurban bayramı sabahı
şafak sökünceye kadar yapılabilmesi gibi. Diğer yandan bu büyük
ziyarete hac niyetiyle ve ihramlı olarak yönelmek de gereklidir.
Ebû Hureyre'den (ö. 58/677) şöyle dediği nakledilmiştir: "Allah
elçisine hangi amelin daha faziletli olduğu sorulunca şöyle buyurdu:
Allaha ve Resullüne iman'. Sonra hangisi? denildi. Allah yolunda
cihad', buyurdu. Sonra hangisi sorusuna ise; "mebrûr hac", cevabını
verdi" (Buhârî, Cihad l; Hac, 4, 34, 102; Umre, 1; Müslim,
İman,135,140; Tirmizî, Mevâkît, 13, Hac, 6,14, 88; Dârimî, menâsik,
8, Salât, 24, 135).
"Umre, ikinci bir umreye kadar olan günâhlara keffârettir. Mebrûr
haccın karşılığı ise ancak cennettir" (Nesaî, Hac, 3, Zekat, 49,
İmân, 1; Dârimî, Menâsik, 7, Salât, 135; Tirmizî, Hac, 6; Ahmed b.
Hanbel, I, 387, III,114, 412, IV, 342). Mebrûr hac; kendisine hiçbir
günâh karışmayan, eksiksiz olarak ifa edilen makbul hac, anlamına
gelir.
eş-Şevkânî (ö. 1255/1839) amellerin fazileti ile ilgili birbirinden
farklı olan hadisleri, Hz. Peygamber'e soru soran muhatabın durumuna
göre verilmiş cevaplar olarak değerlendirir (eş-Şevkânî, Neylü'l-Evtâr,
el-Matbaatü'l-Osmâniyye, Mısır (F.Y), IV, 282 vd.). İmam Mâlik
(ö.179/795)'e göre, farz hatta nafile hac düşman korkusu olmadıkça
cihaddan daha üstündür. Ancak düşman korkusu olursa, cihad, nafile
hactan önde gelir (ez-Zühaylî, el-Fıkhu'l-İslâmî ve Edilletüh,
Dimaşk 1985, III, 11).
Hac ve umre ile, her yıl Kabe'nin ihyâsı gerçekleşir. Umre'yi bir
yılın veya ömrün herhangi bir gününde ifa imkânı vardır. Umre,
belirli günlerde yapılabilen hac ibadetinden daha kolaydır. Hac
küçük günâhlara keffâret olur ve ruhu ma'siyet kirlerinden temizler.
Hatta bazı Hanefi bilginlerine göre, büyük günâhları da örter.
Mebrûr hac yapanın cennete gireceğini bildiren hadisle, yine Hz.
Peygamber'in şu hadisleri bu konuda önemli delil teşkil eder. " Kim
hac yapar, bu esnada cinsî temastan korunur, çirkin söz ve
davranışlardan uzak durursa, annesinden doğduğu gündeki gibi
günâhlarından kurtulur" (Buhârî, Muhsar, 9,10; Nesaî, Hac, 4; İbn
Mâce, Menâsik, 3; Dârimî, Menâsik, 7; Ahmed b. Hanbel, II, 229, 410,
484, 494). "Hac ve Umre yapanlar Allah'ın misafirleridir. O'ndan
birşey isterlerse, onlara cevap verir. Af isterlerse, onları
affeder. " (İbn Mâce, Menâsik, 5). "Allah'ım, hac yapanı ve hacının
kendisine dua ettiği kimseleri mağfiret et" (İbn Huzeyme, Sahîh;
el-Hâkim).
Kâdî Iyâz (ö. 544/1149) şöyle demiştir: Ehli sünnet, haccın büyük
günâhlara, ancak tövbe edilirse keffâret olacağı konusunda görüş
birliği içindedir. Namaz ve zekât gibi Allah'a ait veya para borcu
gibi kula ait bir borcun düştüğünü söyleyen bilgin yoktur. Kul
hakları zimmette devam eder. Allahu Teâlâ kıyamet günü hak
sahiplerini, haklarını almak üzere toplar. Ancak yüce yaratıcının bu
alacaklılara vereceği birtakım nimetlerle onları razı etmesi ve bir
ikram olmak üzere borçlulara müsamaha göstermesi de mümkündür (ez-Zühaylî,
a.g.e., III, 12).
Hac ibadeti, dünyanın çeşitli yörelerinden, renk, dil ve ülke
ayırımı gözetilmeksizin, milyonlarca müslümanı bir araya getirir.
Tanışıp, görüşmelerine, ekonomik bakımdan bütünleşmelerine,
düşmanları karşısında tek saf hâlinde yardımlaşmalarına zemin
hazırlar. Böylece, şu ayetlerdeki mana tecelli eder. "İnsanları
hacca davet et ki, gerek yaya olarak ve gerekse uzak yollardan gelen
çeşitli vasıtalarla sana varsınlar. Böylece onlar dünyevî ve uhrevî
menfaatlerini görsünler ve belli günlerde, Allah'ın kendilerine
rızık olarak verdiği hayvanları kurban ederken, Allah'ın adını
ansınlar. Siz de onlardan yeyin, yoksula ve fakire yedirin " (el
Hac, 22/27, 28).
Hac, dünyanın çeşitli bölgelerinde yaşayan müminler arasındaki
kardeşlik bağlarını güçlendirir. İnsanlar, gerçekten eşit
olduklarını birlikte yaşayarak gösterirler. Arap olanla olmayanın,
beyazla siyahın takva dışında bir üstünlüğünün bulunmadığı inancı
vicdanlara yerleşir.
Haccın Hükmü ve Delilleri:
İslâm âlimleri haccın ömürde bir defa farz olduğu konusunda görüş
birliği içindedir. Delilleri; Kitap ve Sünnettir. Kur'an'da şöyle
buyurulur:
"Oraya gitmeye gücü yeten herkese, Allah için Kâbe'yi ziyaret edip
haccetmek farzdır" (Âl-i İmrân, 3/97).
"Haccı ve umreyi Allah için tamamlayın" (el-Bakara, 2/196) "İnsanlarıhacca
davet et ki, gerek yaya olarak ve gerekse uzak yollardan gelen
çeşitli vasıtalarla sana varsınlar" (el-Hac, 22/27)
Hadislerde şöyle buyurulur: "Şüphesiz Allah size haccı farz kıldı,
haccı ifa ediniz" (Müslim, Hac, 412; Nesaî, Menâsik, 1; Ahmed b.
Hanbel, II, 508). " Îslâm beş şey üzerine bina edilmiştir: Allah'tan
başka ilâh olmadığına ve Muhammed (s.a.s)'in, Allah'ın elçisi
olduğuna şehadet etmek, namaz kılmak, zekât' vermek, Beytüllah'ı
haccetmek ve Ramazan orucunu tutmak"(Buhârî, İman, l, 2; Müslim,
İman,19-22; Tirmizî, İman, 3; Nesâî, İman, 13).
Hz. Peygamber haccın farz kılındığını ashab-ı kirâma duyurunca,
içlerinden birisi; "Her yıl mı?" demiş, Resulullah (s.a.s.)
susmuştur. Bu soru üç defa tekrar edilince; " Eğer evet deseydim,
hac üzerinize her yıl farz olurdu, buna da güç yetiremezdiniz"
buyurmuştur (Müslim, Hac, 412; Nesaî, Menâsik,1, Ahmed b. Hanbel, II,
508). İbn Abbas (r.a)'dan yapılan rivayette, soru soranın el-Akra'
b. Hâbis olduğu belirtilir ve şu ilave yeralır: "Kim birden fazla
hac yaparsa bu nafile hac olur" (İbn Hanbel, II, 508; Nesâî, Menâsik,1;
eş-Şevkânî, a.g.e., IV, 279). Bu hadis, haccın farz olarak
tekrarının gerekmediğini gösterir. İslâm hukukçuları, haccın bir
defadan fazla farz olmadığı ve fazla haccın nafile sayılacağı
konusunda görüş birliği içindedir (İbnü'l-Humam, Fethu'l Kadîr,
Kahire 1316, II, 122; eş-Şevkânî, a.g.e., IV, 280). Hadiste şöyle
buyurulur: " Hac ve umreyi peşi peşine yapınız. Bu ikisi, körüğün;
demir, altın ve gümüşün pasını yok ettigi gibi, fakirliği ve
günâhları yok eder. Mebrûr haccın sevabı ancak cennettir" (Tirmizî,
Hac, 2; Nesâî, Hac, 6; İbn Mâce, Menâsik, 3). Bazı durumlarda birden
fazla hac yapmak gerekebilir. Adak harcı ve bozulan bir nafile haccı
kaza etmek gibi. Bazen hac haram olur. Haram para ile haccetmek
gibi. Bazen de mekruh olur. Hizmete muhtaç olan ana-babanın iznini
almadan haccetmek gibi. Ebeveyn bulunmayınca dede ve ninelerden,
borcunu ödeyecek başka malı bulunmayan borçlu ve kefilin
alacaklılardan izin almaksızın, hac yapması da mekruhtur. Hanefilere
göre bu kerâhet, tahrîmendir.
Hanefî, Şâfiî ve Mâlikîlere göre, haram para ile yapılan hac,
gasbedilen arazide kılınan namazda olduğu gibi farz veya ikinci defa
hac yapılıyorsa nafile olarak sahih olur. Bu kimsenin üzerinden farz
veya nâfile düşer. Hanbeliler ise, haram malla yapılacak hacca
icazet vermezler. Çünkü bu mezhep, gasbedilen arazide kılınacak
namazı da sahih kabul etmez (el-Kâsânî, Bedâyiu's-Sanâyi', II, 223;
ez-Zühaylî, a.g.e., III, 223).
Haccın Fevri veya Ömrî Oluşu:
Ebû Hanife, Ebû Yûsuf, iki görüşten tercih edilende Mâlikîler ve
Hanbelîlere göre, hac fevrîdir. Yani yükümlünün, gerekli şartları
taşıdığı ilk yılda haccetmesi gereklidir. Haccı, yıllar boyunca
geciktirirse fâsık olur ve şahitliği reddedilir. Çünkü haccı geri
bırakmak küçük ma'siyettir. Bunda ısrar etmek kişiyi fıska götürür.
Böyle bir kimse hac yapmadan malı telef olsa, borç para alıp
haccetmesi hâlinde, ilâhî mağfirete nail olacagı umulur. Haccın
geciktirilmeden ifasına, hacla ilgili âyetler delâlet ettiği gibi,
şu hadisler de bunu destekler: "Hac yapmakta acele ediniz. Çünkü
sizden biriniz ölümün kendisine ne zaman geleceğini bilmez" (Ebû
Davûd, Menasik, 5; İbn Mâce, Menâsik, 1; İbn Hanbel, I, 214, 225). "
Bir kimseyi hastalık, açık bir ihtiyaç, bir sıkıntı veya zalim bir
sultan alıkoymaksızın hac yapmazsa; ister yahudi, isterse hrıstiyan
olarak ölsün"(eş-Şevkânî, a.g.e., IV, 284).
Şâfîlere ve imam Muhammed'e göre, hac ömrî (terâh)dir; Yani, hac
için gerekli şartları taşıyan yükümlü, bunu ilk yılda yapmak zorunda
değildir. Ancak bu kimsenin hac veya umreyi, geciktirmeksizin
yapması sünnettir. Çünkü tâat sayılan amelleri çabuk yapmak, hayırlı
işlerde acele etmek İslâm'ın tavsiye ettiği hususlardandır. Ayette;
"Ey müminler, hayır işlerine koşunuz, birbirinizle yarış ediniz"
(el-Bakara, 2/148) buyurulur. Hac kendisine farz olan kimse, mesken
yapma, çocuğunu evlendirme gibi sebeplerle, hatta sebepsiz olarak
haccı başka bir yıla geciktirebilir. Çünkü hac farîzası hicretin
altıncı yılında geldiği halde, Hz. Peygamber bunu, bir özür
olmaksızın onuncu yıla tehir etmiştir. Eğer geciktirmek caiz
olmasaydı, bunu onun da yapmaması gerekirdi. Bu görüş, müslümanlara
kolaylık sağlayacağı için daha uygundur. Çünkü çoğunluk İslâm
hukukçularının dayandığı hadisler zayıf olduğu gibi, haccın,
hicretin altıncı yılında Âl-i İmrân Suresinin nüzulü sırasında farz
kılındığında şüphe yoktur (eş-Şîrâzî, el-Mühezzeb, I,199; ez-Zühaylî,
a.g.e. III, 17, 18).
Haccın Şartları:
Haccın Şartları erkekleri ve kadınları içine alan genel veya yalnız
kadınlarla ilgili özel şartlar olmak üzere ikiye ayrılır. Bunlar tam
olarak bulununca hac ve edası farz olur. Aksi halde farz olmaz.
Genel Şartlar. Bunlar; farz oluşunun, sıhhatinin veya edasının
şartları kabilinden olur. Müslüman, akıllı, ergin, hür ve haccetmeye
gücünün yeter olması gibi.
1. Müslüman Olmak! Kâfire hac farz olmaz. İbadeti eda ehliyeti
bulunmadığı için, onun yapacağı hac geçerli değildir. Münkir hac
yapsa, sonra İslâm'a girse, ona İslâm'ın haccı farz olur. Hanefilere
göre, kâfir, şeriatın furûu ile muhatap olmadığı için haccı terkten
dolayı hesaba çekilmez. Çoğunluk hukukçulara göre ise o, furû (İslâmî
emir ve yasaklar)a muhataptır ve ahirette bunlardan hesaba çekilir.
2. Ergin ve akıllı olmak: Çocuk ve akıl hastaları hacla yükümlü
değildir. Çünkü bunlar şer'î hükümlerle yükümlü tutulmamışlardır.
Akıl hastasının yapacağı hac veya umre, ibadet ehliyeti bulunmadığı
için sahih olmaz. Bu ikisi hac yapsa, sonra çocuk büluğ çağına
ulaşsa, akıl hastası iyileşse, bunlara hac farz olur. Çocuğun
bülûğdan önce yaptığı hac nafile sayılır. Hadiste şöyle buyurulur:
"Üç kişiden kalem kaldırılmıştır: Uyanıncaya kadar uyuyandan,
gençlik çağına girinceye kadar çocuktan, şifa buluncaya kadar akıl
hastasından" (Ebû Davûd, Hudud,17; İbn Mâce, Talâk, 15). Akıl
hastalığı, bayılma, sarhoşluk ve uyku ihramı ortadan kaldırmaz (el-Kâsânî,
a.g.e., II, 120-122, 160; İbnü'l-Hümâm, Fethu'l-Kadîr, II,120 vd.;
el Meydânî, el Lübâb, I,177; İbn Rüşd, Bidâyetü'l-Müctehid, I, 308
vd.; İbn Kudâme, el-Muğnî, III, 218-222, 241, 248-250).
3. Hür olmak: Köle, esir ve mahkûma hac farz değildir. Çünkü hac,
süresi uzun, belli bir yolculuğu gerekli kılan ve yolculuğa güç
yetirilmesi şart kılınan bir ibadettir: Hürriyetten yoksun olan
kimsenin bunu ifa etmesi mümkün olmaz.
4. Vakit: Arafat'ta vakfe ve ziyaret tavafı için belirli vakitlere
yetişmedikçe hac farz olmaz. Şu ayetler haccın vakitli bir ibadet
olduğunu gösterir: " Sana yeni doğan aylan (hilaller) sorarlar. De
ki: "O, insanların faydası için vakit ölçüleridir" (el-Bakara,
2/189). " Hac ayları bilinen aylardır" (el-Bakara, 2/197). Hanefi ve
Hanbelîlere göre, hac ayları; Şevvâl, Zilkâde ve Zilhicce'nin ilk on
günüdür. Buna Abadile adıyla anılan (İbn Mes'ud İbn Abbâs, İbn Ömer
ve İbnü Zübeyr)'de
|